header image
    Twitter yüklenirken lütfen bekleyiniz Osman Sınav Fan Twitter
Son Güncel Duyuruları Osman Sınav Twitter'dan Takip Edebilirsiniz!
7000'i aşkın Osman Sınav Fan Hayranları arasına katılmak için Tıklayınız!
Osman Sınav Fan Hayranları Facebook Sayfası için Tıklayınız!

mehmet kurtuluşAlmanya’ya işçi olarak giden ailelerin, sanatçı olarak dönen çocuklarından biri Mehmet Kurtuluş. Aynı serüveni paylaşan Fatih Akın’ın filmlerinden tanıdığımız oyuncu, “Pars: Kiraz Operasyonu”nun başrolünde karşımıza çıktı bu kez. Alman aksanını kırmayı başardığı için de ilk kez bir Türk filminde kendi dublajını kendisi yapmış!

Sinemaseverlerin Fatih Akın’ın filmlerinden tanıdığı Mehmet Kurtuluş, “Abdülhamit Düşerken”den sonra şimdi de “Pars: Kiraz Operasyonu” ile yeniden Türkiye sinemalarında. Osman Sınav’ın yönettiği filmde Kurtuluş, narkotik polisi Atilla Karahan’ı canlandırıyor. Uyuşturucu tacirleri, ailesini öldürdükten sonra baba mesleğini seçen Atilla da babası gibi büyük operasyonlara imza atıyor. Ancak bu operasyonlar, kilit noktalardaki isimleri rahatsız ediyor. Bundan sonra Atilla, mücadelesini farklı yollardan sürdürmek zorunda kalıyor. Memleketi Uşak’tan bir buçuk yaşındayken ayrılıp Almanya’ya giden; ama orada da sabit durmayıp film çekmek için diyar diyar dolaşan Kurtuluş’la hem “Pars”ı hem de diğer tecrübelerini konuştuk.

Uzun metrajlı bir Türk filminde ilk başrolün mü?

“Abdülhamit Düşerken” ilk filmimdi; ama orada Osmanlıca, eski Türkçe sözleri konuşamadım, dublaj yapıldı. Oyunculuğu yüzde elli resim, yüzde elli ses olarak görüyorum. Çünkü insanın kişiliği sesten oluşur. Kişilik, İngilizcesiyle personality, Yunanca ‘person’dan geliyor ki o da ‘ses’ demek. Onun için “Abdülhamit Düşerken”i saymazsam, haksızlık etmeden, “Pars” ilk filmim.

Senaryonun nesini beğendin?

Dramını. Çünkü aksiyon filmleri, misal Transporter diye bir film var. Orada çok keskin bir aksiyon var; ama duygu yok. O adamdan ben hiçbir şey alamıyorum. Çok ciddi bir aksiyon ve dram var filmde, bu karışım hoşuma gitti. Artı filmin konusu tabii; uluslararası uyuşturucu trafiği çok ilgimi çekti.

Çalışmalar nasıl geçti peki? Eğlenceli, yorucu?

Çok keyifli ve yorucuydu. Zor olan İstanbul’da film çekmek! Saat 5’te Taksim’den çıkıp 7’de Sinegraf’a varıyorum. O zaman Berlin’den uçağa binip geleyim, aynı hesap. 4 buçukta işim bitiyor mesela, 7’de evdeyim! Çekimler kadar yol yordu. Ben de her gün kestirme yollar keşfediyorum. Motorla Kabataş’a geçip fünikülerle Taksim’e çıkıyorum mesela.

“Bu filmin çekimlerinden sonra, aksiyon oyuncularına daha saygı duyuyorum.” demiştin.

Tabii tabii! Okuduğuma göre Jackie Chan her filmde iki kemiğini kırıyormuş! Adam bayağı çalışıyor yani! (gülüyor)

Sen de o kadar ‘çalıştın’ mı?

Yok! İmkân oldu; ama değerlendiremedik! (gülüyor) Çok şükür bir kaza olmadı, bunun tehlikesi de var çünkü. TIR’ın üstünde atlayıp zıplamak şaka değil.

Dublör de kullanmamışsın. Nedir bu heves?

Çocukken Almanya’da ‘Kızılderili-polis’ oyunu oynardık. Ben hep Kızılderilileri oynardım, saklanıp atlamayı, hoplamayı tırmanmayı severdim. Küçükken oynadığımı şimdi de filmde oynadım yani.

Film de bir nevi oyun mu?

Film çok ciddi bir iş; çünkü içinde çok para var. Bu filmin bütçesinin bir parçasını da ben taşıyorum. Nereden baksan omuzlarımda bir 4 milyon dolar duruyor. Öbür taraftan da çok keyifli, evet oyun bahçesi gibi! Geliyorsun sete, yüzüne bir şeyler sürüyorlar. Bakıyorsun, giydiğin kıyafet senin değil. Bıyık takıyorlar, saçları değiştiriyorlar. Komik bir şey aslında!

Film, uyuşturucu konusunu, hem uyuşturucu baronları hem siyaset hem emniyet hem de gençlik ayağıyla işliyor. Senin çevrende gözlediğin şeyler var mı? Almanya’daki üçüncü nesil Türkler hakkında bu tür olumsuzluklardan çok bahsediliyor…

Üçüncü nesil beni çok şaşırttı. Birinci nesil pek tanımaya da çalışmadı ortamı, Almanca konuşamadı. Biz geldik, ikinci nesil, Almancayı bayağı öğrendik. Türkçemizi de korumaya çalıştık ve Türkiye-Almanya arasında köprü kurmaya çalıştık. “Kısa ve Acısız”dan sonra özellikle basında çok tartışıldı. Siz Almanya’da Türksünüz Türkiye’de Almancısınız, nesiniz? falan…

Sürekli kendinizi bu şekilde tanımlamak zorunda olmak yormuyor mu sizi?

Beni yordu doğrusu; ama zamanla atlatmamız gerekiyordu. Çünkü bu diyaloğu kurmamız gerekiyordu. 98’de “Kısa ve Acısız” çıktı; bir Türk yönetmenin, Türk başrolün, böyle bir konuyla Almanya’da ilk defa sinemaya girmesi olay oldu. Sonuçta iki sandalye arasında kalmadığımızı, iki sandalye üzerinde oturduğumuzu kabul ettik. İki kültür kolonunun üstünde hayat sürdüğümüzü. Üçüncü nesilse maalesef kendini Alman da Türk de görmüyor. Komple arada kalmış! Bu çocukların elinden tutacak kimse yok. Anne baba zaten Almanca bilmiyor, dışarıdan haberi yok, işten eve evden işe… Arkadaşlar da aynı durumda; ‘işi boş ver, hızlı para kazanalım’ derken torbacılığa geliyor mesele. Tabii güzel misaller de var; üçüncü nesilden bazı rapçiler bu konulara dikkat çekmeye çalışıyor. Aslında bu sadece Türklerin meselesi değil. Bütün göçmenlerde üçüncü nesil sorunlu. Çünkü Almanya’da entegrasyon diye bir şey yok. Almanya kendini çok kültürlü bir toplum olarak görmüyor. Amerika’nın sevdiğim bir yönü varsa o da çok kültürlülüğü benimsemesidir. Orada herkes Amerikalı! Ama sor; kimi İsveç’ten kimi Avusturalya’dan kimi Meksika’dandır. Ama “Duvara Karşı” ile Almanya adına ödül alıyorsun, valizinde ödülle Frankfurt Havaalanı’na iniyorsun. Memur, Türk pasaportuna bakıp “Ne kadar kalacaksınız?” diye soruyor! Ee bir 33 yıl daha kalırım! (gülüyor)

Oyuncu kadronuz da ‘çok kültürlü’; bir yanda siz bir yanda Udo Kier bir yanda Murat Daltaban… Bu açıdan nasıl geçti çekimler?

Oyunculuk üzerine hiç farklı bir durum olmadı. Herkes o seviyede oynuyor ki zaten gözünden anlıyorsun. O karışımı seviyorum ama. Bir keresinde Güney Afrika’da film çekiyoruz. Aslında Vietnam’da çekilecekti, orada kuş gribi var diye Güney Afrika’ya gittik. Bir sürü Çinli filan var, çekiyoruz. Arada birisi benimle Türkçe konuşmaz mı! Dedim ki yok artık! Güney Afrika’dayım, Çinlilerle çalışıyorum, Türkçe konuşuyoruz! Meğer Uygur Türklerindenmiş. Altı kelimenin üçü Türkçe! İşte bu alışverişi seviyorum.
Kaynak : Röportaj Elif Tunca (Zaman)

Etiketler: , , , ,

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunlarıda Okudular