header image
    Twitter yüklenirken lütfen bekleyiniz Osman Sınav Fan Twitter
Son Güncel Duyuruları Osman Sınav Twitter'dan Takip Edebilirsiniz!
7000'i aşkın Osman Sınav Fan Hayranları arasına katılmak için Tıklayınız!
Osman Sınav Fan Hayranları Facebook Sayfası için Tıklayınız!

parsOsman Sınav’ın, tanıtım kampanyası aylar öncesinden başlatılan iddialı filmi “Pars: Kiraz Operasyonu”, kalabalık oyuncu kadrosu ve yüksek bütçesine karşın, bayat öyküsü, yanlış oyuncu tercihleri ve düşük ritmiyle beklentileri karşılamaktan büyük ölçüde uzak kalıyor.

PARS: KİRAZ OPERASYONU
2007, Türkiye Yapımı
Yapımcı-Yönetmen: Osman Sınav
Senaryo: Osman Sınav, Aybars Bora Kâhyaoğlu
Oyuncular: Mehmet Kurtuluş, Nida Şafak, Uğur Polat, Murat Daltaban, Pelin Batu, Haluk Piyes, Duygu Şen, Udo Kier
Süre: 140 dakika
Özel Sınırlamalar: İçerdiği şiddet öğeleri ve bir bölümünde yer alan cinsellik/çıplaklık nedeniyle, 18 yaşından küçüklerin ve bu tür temalardan hoşlanmayanların izlememesi önerilir.
Dağıtıcı Şirket: UIP

* * 1/2

İstanbul’un tanınmış narkotik başkomiseri Ertuğrul, ekip arkadaşlarıyla birlikte giriştiği tehlikeli bir operasyonda, uyuşturucu mafyasının kendi içindeki güç savaşlarının uzantısı olan karmaşık bir tezgâhla karşılaşır. Ancak deneyimli polis, bu gizemli hesaplaşmanın kodlarını çözmeye fırsat bulamadan, eşiyle birlikte çocuklarının gözleri önünde katledilir. Onların intikamını almak ve ailesini darmadağın eden büyük sırrı ortaya çıkarmak ise 15 yıl sonra, tıpkı babası gibi idealist bir narkotik dedektifi olarak yetişen “Pars” lâkaplı büyük oğul Atilla’ya kalacaktır.

Türk sinema ve televizyonculuğunun sıradışı yönetmeni Osman Sınav’ın, neredeyse altı aydan bu yana merakla beklenen polisiye serüven filmi “Pars: Kiraz Operasyonu”nu, geçen salı akşamı İstanbul-Maslak’taki Türker İnanoğlu Gösteri Merkezi’nde, yaklaşık 1000 kişilik bir davetli topluluğuyla birlikte izledik.

Aşırı yüksek beklentiler doğurmanın riskleri

Sınav’a, “Türkiye’nin bozuk düzeni”ni -hiç bir resmî yetkisi ve sıfatı olmamasına rağmen- habire kafa keserek düzeltmeye soyunan, sosyolojik açıdan son derece tahripkâr bir “kabadayı kahramanlar kültürü”nün başlatıcısı olduğu için ne kadar tepkiliysem, Pars’ın yurtsever başkomiseri “Atilla” gibi adı belli, sanı belli, devletin güvenlik mekanizmalarıyla açık seçik bir organik bağı bulunan “resmî” kahramanlar türetme çabasından dolayı da bu kez o denli umutluydum. Çünkü, -yararına ve değerine asla inanmadığım- diğer konsepti böylesine iyi oluşturabilen bir sinema-televizyon ustası, genç kuşaklar için olumlu örnek teşkil etmesini garanti gördüğüm bu defakini ilkinden çok daha iyi kurgulardı.

Fakat olmamış, kazandaki zengin malzemeli aş pek de iyi pişmemiş ne yazık ki. Bu film de bu öykü de -etinden, sütünden, yağından hiç esirgenmemesine rağmen- bir türlü yürümüyor. Hele de böyle oyuncularla ve bu kurgu ritmiyle hiç yürümüyor.

Bir kere, inanılmaz bayat bir “babasının izinden giden genç ve idealist polis” klişesi var karşımızda. Hem Türk, hem de batı sinemasında çiğnene çiğnene sakız edilmiş bir klişe bu. Sakın ola, yukarıdaki sözlerimden, sinemada bu tür klişelere kesinkes karşı olduğum sonucu çıkmasın. Bazı klişeler vardır ki modaları hiç geçmez, değerleri hiç düşmez. Beyazperdeye bin kez uyarlansalar bile yine de zevkle izlenirler. Yeter ki her uyarlanışlarında içlerine, tadı tuzu yenileyecek birer parça ekstra baharat atılmış olsun.

Ancak, bu filmin (ve de klişesinin) merkezindeki oyuncu, 1972-Aşağı Saksonya-Almanya doğumlu, Türkçesinde çok ciddi aksan ve vurgu sorunları bulunan gurbetçi aktör Mehmet Kurtuluş olunca, aylardır gördüğümüz o “Türk sinemasının gelmiş geçmiş en iyi polisiye filmini izleyeceğiz” rüyası bir anda kâbusa dönüşüverdi. Kurtuluş, oyunculukta kesinlikle boş bir adam değil; 1993′den beri kameranın önünde ve özellikle de doğup büyüdüğü ikinci (yoksa birinci mi demeli?) vatanı Almanya’da gayet başarılı çalışmalara imza atmış bir isim. Fakat, onu tipik Alamancı aksanı ve berbat vurgularıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde son derece stratejik bir pozisyonda görevli bir başkomiser olarak gördüğümüzde o güzelim kariyere de yazık oluyor, bizim astronomik bütçeli “Kiraz Operasyonu”na da… Sıkı bir Türk polis kahramana susamış izleyiciler olarak, 140 dakika boyunca öykünün belkemiği durumundaki bu karakterle bir an bile empati kuramıyoruz, onu hep Türk emniyet teşkilâtının bünyesinde “emanet bir karakter” gibi algılıyoruz. Çünkü Kurtuluş, yürümesi, konuşması, suskunluğu, beden dilini kullanışı, velhasıl her hâl ve tavrıyla bu toprakların tarzına “yabancı”. Dahası, bırakın trajediyi, (oto sanayi sitesinde suçlu baba-oğulu kovalamaya başlamadan önceki Bruce Lee apartması tavırları gibi) kimi anlarda göze gülünç bile görünüyor bu yabancılık…

Sınav da başrol oyuncusunun seçiminde düştüğü ciddi handikapın farkında elbette; o yüzden filmin bir yerine (“Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” türünden) son derece zorlama bir “Dayım küçükken bizi Almanya’yla götürdü, ben de yıllarca orada kaldım” muhabbeti sıkıştırarak durumu kurtarmaya çalışıyor. Fakat, bu naif gerekçe, perdeye yansıyan rahatsız edici görüntüyü kurtarmaya yet(e)miyor.

Ha, Kurtuluş böyle de çok şık bir İstanbul Türkçesiyle konuşan kimileri rollerine çok mu oturmuşlar sanki. Nida Şafak, Haluk Piyes, Pelin Batu, Selçuk Yöntem ve daha bir dizi oyuncu, rollerini benimseyememiş, sıkıntılı bir hava içinde çırpınmaktalar… Yılların kaşarlanmış kötü adamı Udo Kier bile kendisine biçilen kimlikte tutuk; film boyunca göründüğü üç-beş planda habire didaktik cümlelerle konuşuyor da konuşuyor. “Aksiyon” adına ortaya koyduğu yegâne gösteri havalimanında uzun uzun, salına salına yürümek (ki filmin kurgucusu bu planı çok havalı bulmuş olmalı ki uzattıkça uzatmış) ve bir de bastonundaki kılıcı âni bir hamleyle çekip çıkarmak. Uyuşturucu kurbanı Beril’i oynayan Duygu Şen ve suç baronu Haşhaşi’nin bugününde izlediğimiz Murat Daltaban’ı ise ayrı bir yere koyuyorum. Her ikisi de rollerini inandırıcı kılabilmek için ellerinden geleni yapmışlar çünkü… Yalnız Şen’in, uyuşturucunun gençliği ne denli yozlaştıran bir illet olduğunu bizlere gösterebilmek için, soft-porno sınırlarında dolaşan o “ev partisi” sahnesinde cüretkârlık açısından Jenna Jameson’la yarıştırılmasına hiç gerek yoktu. O ana dek anlatılanlarla mesajı zaten yeterince almıştık!

Sanat ve aksiyon yönetiminde aksamalar

Sonradan, tıpkı James Bond filmleri gibi ’sinemasal bir dizi’ye dönüşmesi planlanan yepyeni bir polisiye konsepti kurulurken, öykünün merkezindeki ‘Atilla’ karakteri izleyici için etnik açıdan bu denli yadırgatıcı olmamalıydı. Bilemiyorum, belki başrol oyuncusuna yapılacak özenli bir dublaj bile durumu bir ölçüde kurtarabilirdi; ama nedendir bilinmez, bu ciddi riski göze almış Sınav…

“Olayları serme” bölümünü bir türlü tamamlayamayan, tamamladıktan sonra da beklenen hızda akamayan filmin diğer bir sorunu ise sanat yönetimi tarafından seçilen “geçmiş” ve “günümüz” renk tonlarının bütünüyle aynı oluşu… 15 yıl arayla iki büyük zaman dilimini anlatan ve geçmişi gösterdikten sonra günümüze dönen filmde, bu sıçramayı kesin olarak vurgulayacak hiç bir renk ayrıştırma çabası yok. Aksiyon sahnelerinin özel efektleri belli ölçüde başarılı olmuş, ancak bunlarda da oyuncu yönetimi zaafiyeti göze çarpıyor. Sözgelimi, tır kovalama sahnesinde Kurtuluş’un beden dili fazlasıyla abartılı. Aynı şekilde, patlamalar durumu kurtarsa da Türkiye’nin en önde gelen zenginlerinden birine dönüşmüş, koskoca bir bankanın sahibi konumundaki Haşhaşi’nin neden her tarafı sapır sapır dökülmekte olan, etrafı pislik içinde dandik bir köy evinde inzivaya çekildiğini; ayrıca bir sahnede (otelde, Kier’in karşısında) kusursuz Amerikalı aksanıyla İngilizce konuşmasını, bir başka sahnede (okul açılışı) “zengin ama kıro” işadamı modundaki hitabını ve nihayet filmin genelindeki o temiz, berrak Türkçesini de sorgulamak gerekiyor. Bunlardan hangisi gerçek Haşhaşi’ydi? Öte yandan, her haliyle şık ve pahalı bir kolej görünümündeki bir lisede okuyan, ecstasy partilerine katılıp havalı kızlarla gönül eyleyen, ama okul çıkışında da oto sanayi sitesinde kaportacı babasının yanında çıraklık yapan genç figürü gibi yan karakterlerin inandırıcılığı da tartışmaya açık…

Ancak, bütün bu zaaflar bir yana, Türk sineması söz konusu olunca gidecek başka kapımız yok. Hepimiz, bu sinemanın gelişip kalkınması için elbirliği içinde mücadele etmek zorundayız. “Has milliyetçilik” laf salatası yapmakla değil, bu alana emek vermekle oluyor. O yüzden de “Pars”ı, hem burada ve yan sütunlarda aktardığım bir dizi erdeminden, hem de uyuşturucu trafiğinin yürümesinde kimi Doğu kökenli (milletvekilliğine kadar yükselmiş) insanlık düşmanlarının rolünü ayan beyan yüzlere çarpmasından dolayı yine de belli ölçüde sevdim. Eğer ki bu konsept bir polisiye diziye dönüştürülürse, ilerleyen bölümlerinin çok daha başarılı olacağına inanıyorum. Fakat, dost acı söyler. Sevgili Mehmet Kurtuluş ile olmaz bu iş. O role ortalama bir İstanbullu, bir Kayserili, bir Samsunlu ya da bir Malatyalı gerek, Aşağı Saksonyalı bir Türk değil…

Türk sinemasının, sinema ve televizyondan kazandıklarını yine bu sektörlere harcama konusunda en gözükara, en samimi ve de yeni deneyimlere en açık yönetmeni Osman Sınav’a, kısmen başarılı olabilmiş bu son denemesinde hep birlikte destek verelim. Fakat, ucuz pohpohçuluğun tuzağına da düşmeden, “Dost acı söyler” misali küçük eleştirilerimizle birlikte…

Sinemasal açıdan zayıf bir hafta sonunun -sinema sanatı adına olmasa bile- Türk sinema endüstrisi adına en önemli filmi. Bu bakış açısıyla izlenmesinde yarar var.

Filmin en klas sahnesi: Haşhaşi-Ertuğrul düellosu

“Pars: Kiraz Operasyonu”nda, sinemasal anlamda hedefi tam 12′den vuran bir sahne var ki sözkonusu bölüm hem filmin açılışında yer aldığından, hem de tanıtım ekibi orada yaşanan trajik olaya tanıtım bültenlerinde de açıkça yer verdiğinden ötürü, bunu -izleyicilerin ağız tadını kaçıracak bir ipucu olarak görmeksizin- sizlere gönül rahatlığıyla aktarabiliyorum.

Sözünü ettiğim sekans, 1990′ların hemen başlarında gerçekleşen, psikopat polis muhbiri Haşhaşi ile Başkomiser Ertuğrul arasında geçen kanlı düello…

Yalnızca 7-8 dakikalık bir rolü bulunmasına karşın, filmin bence “yaşlanmış Haşhaşi” rolündeki Murat Daltaban ile birlikte en iyi oyuncusu olan Uğur Polat, bu üçlü sahnede Haşhaşi’nin gençliğini oynayan Turgut Tunçalp ve eşi rolündeki Damla Özen ile birlikte tüyleri diken diken eden bir sinemasal gösteriye imza atıyor. Doğru noktalarda duran bir kamera ve tam kıvamında tutulmuş nefis bir kurgu çalışmasıyla başarısı tamamlanan bu bölüm, Pars’ın bence en önemli artıları arasında. Öyle ki sırf bu planlar için bile filmi izlemeye değer. Ancak, Sınav’ın uzun ve alabildiğine soğuk akan öyküsü, ilerleyen bölümlerinde benzer türden sinemasal zirveleri ne yazık ki pek az yakalayabiliyor. İzlediğinizde, muhtemelen sizler de bana hak vereceksiniz.

Etiketler: , , , , , , ,

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunlarıda Okudular