header image
    Twitter yüklenirken lütfen bekleyiniz Osman Sınav Fan Twitter
Son Güncel Duyuruları Osman Sınav Twitter'dan Takip Edebilirsiniz!
7000'i aşkın Osman Sınav Fan Hayranları arasına katılmak için Tıklayınız!
Osman Sınav Fan Hayranları Facebook Sayfası için Tıklayınız!
Uzun Hikaye sinema filmi hakkında bir vefa borcu olarak gören Osman Sınav‘ın Aksiyon dergisine verdiği röportaj…
Ömrü boyunca mülkiyet hissi tatmamış, kendini hiçbir yere ait hissetmeyen, adalet için mücadele veren Ali, bir nevi halk kahramanı. Mustafa Kutlu’nun sevilen eseri Uzun Hikâye nihayet Osman Sınav tarafından filme uyarlandı. Ali’nin diyar diyar dolaşıp doğrunun peşine düşüşünde ‘hicret’ fikrinden izler var.

Osman Sınav daha önce de usta öykücü Mustafa Kutlu’nun eserlerini sinemaya, diziye uyarlama girişiminde bulunmuştu. Uzun bir bekleyişin neticesinde hayata geçirdiği Uzun Hikâye filminin ardından yine Kutlu’nun hikâyelerini sinemalaştırmaya dair planları var.

Rüzgârlı Pazar ilk sırada bekleyen sinema filmi projesi, Zafer Yahut Hiç üzerine televizyon dizisi yapmak için çalışıyor. Ona göre Mustafa Kutlu’nun hikâyelerinin en temel özelliği kalpleri açan, insanın yüreğini ısıtan üslubu. Filminde de bu duygunun peşine düşmüş. Sınav ile yaptığımız ‘uzun röportaj’da, filmi, Kutlu öykülerine sevgisini ve sinema-dizi sektörünü konuştuk.

osman-sinav-aksiyon-dergisi

-Bu film 11 yıllık hayalimdi, diyorsunuz. Neden bu kadar uzun sürdü Uzun Hikâye’nin film olma serüveni?

Birçok sebebi var. Filmde bir diyalog var, “Kitapların da bir kaderi var.” diye, bir yerde de “Kaderin yayı kurulu durur, vakti gelince boşalır.” diye geçiyor. ‘Uzun Hikaye’nin de kaderi buymuş demek ki. Hakikaten 11 yıldır çok istedim ama bir türlü olmadı. Senaryosunu birkaç ekiple çalıştım, beğenmedim, rafa kaldırdım. Benim içsel olarak en çok takıldığım senaryoydu. İki yıl önce Yiğit (Güralp) ile başladık ve sonuçta ‘bu defa oldu’ dedik. Bunların dışında ekonomik sebepler var tabii, bir türlü denk gelmedi. Kenan (İmirazlioğlu) da 11 yıldır oynamak istiyordu. Filmdeki oyunculuğu da çok şaşırtıcı, genel tarzından farklı.

-Aslında sizin filmografiniz içerisinde de farklı bir yerde duruyor film.

Benim filmografimden çok da farklı değil aslında. Mesela yıllar önce çektiğim Yalancı (1993) filmimde de benzer bir insan hikâyesi vardı. Kapıları Açmak (1992) isimli bir sinema filmim vardır ki onu da daha çok dizi versiyonu ile hatırlar insanlar. Film şu anda kayıp maalesef, bulmaya çalışıyorum. Geçmiş filmografimde bu tür uyarlamalar çok var, Emine Işınsu’nun Küçük Dünya romanını da sinemaya uyarlamıştım. Günlük dizi çekme telaşında da benzer örnekler var. Mesela Deli Yürek’i yaparken bir yandan da 5 yıl süren, bir kadının hayat mücadelesini anlatan Hayat Bağları’nı çektim. Kurtlar Vadisi ile aynı dönemde Ekmek Teknesi’ni yapıyordum. Sıcak insan hikâyeleri benim hayatımda hep var. Popüler algı sadece Deli Yürek ve Kurtlar Vadisi’ni öne çıkardı, manşette kalanlar bunlar oldu ama aslında böyle değil. Bana sorarsanız bu tür sıcak insan hikâyeleri yapmayı aşka, adalet duygusuna dair filmler üretmeyi daha çok seviyorum. Ama sizin hep ringe çıkıp dövüşmenizi isterler ya, oysa hep başka yerdedir kalbiniz. Televizyon da öyle bir şey benim için.

-Peki, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerini sizin için özel kılan nedir? Daha önce de Kapıları Açmak ve Acı Hayat’ı filme aktarmıştınız.

Direkt kalbimize hitap ediyor olması, kitaplarındaki kültür iklimi beni çok etkiler. Yaşadığım kültür iklimi ile buluşan bir tarafı var, çok bize ait. Kalpleri açan bir hikâye üslubu var, insanın yüreğini ısıtan… Çok aydınlık, kaotik değil. “Allah varsa trajedi yoktur.” der, Kutlu. Drama kurmada, hikâye anlatmada çok önemli bir veridir bu. Allah’ın kitabında da dram vardır, bize sözünü böyle söylüyor. Kur’an’da Lut kavmini anlatıyorsa bizim içimizde hâlâ Lut kavmi var demektir ya da Yusuf’un kuyuya atılmasını anlatıyorsa Yusuf’lar bugün de kuyuya atılıyor demektir. Oradan insanın aklını, cüzi iradesini kullanarak nasıl çıkacağını, sözün nasıl salaha ereceğini, ışığa doğru nasıl bir yolculuk yapacağını anlatıyor. Bizim de hikâyeleri böyle anlatmamız gerekiyor. Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri de böyledir. Trajedi yoktur, dram vardır. Mustafa Kutlu önemli bir edebiyat adamı, ben birçok kitabını film yapmak isterim. Kutlu okurken film seyretmiş gibi olursunuz, çok sinematografiktir. Fakat bu demek değildir ki hikâyelerini senaryolaştırmak kolay.

uzun_hikaye_kenan_imirzalioglu_3

-Daha önce de senaryolaştırmayı denedik ama çözemedik demiştiniz. Neydi çözemediğiniz? Nasıl hallettiniz?

Uzun Hikâye’de her kasabada başka bir hikâye vardır. Her tren yolculuğu farklı bir hikâyeye bağlanır, nehir hikâyeler şeklinde ilerler. Edebiyattan sinemaya uyarlama her zaman riskler taşır, Uzun Hikâye artı riskler taşıyan bir hikâye. Bunun filme dönüşmesi için bir matematiğe oturtmak gerekiyordu. Kendi içinde o kadar güzel ki hikâyeler hiçbir şeyden vazgeçemiyorsunuz.

-Hikâyedeki şu duygu ya da detay mutlaka filmde de olmalı ya da değiştirsek dediğiniz şeyler var mıydı?

Uzun Hikâye’nin kitapta bir finali yoktur, bizim bir finale ihtiyacımız vardı ama bunu hikâyenin ruhuna uygun yapmamız gerekiyordu. Bunu çözmeye çalıştık. Üç dört tane finali var filmin. Tutarlı bir bütün olması için, bazı hikâyelerin birleşmesi, bazı yan hikâyelerin kenarda tutulması gerekiyordu. Filmin başından beri unutmadığımız şuydu: İnsanların başına her şey geliyor, her türlü sıkıntıyla karşılaşıyorlar ama umudu hiç kaybetmiyorlar. Onun da sembolik bir ifadesi olarak ve 11 yıldır Kenan’ın oynayacağını düşünerek, hiçbir zaman umudunu kaybetmeyen insanların hikâyesini, Kenan’a çok yakışan gülümsemesiyle bütünleştirdim. Yiğit’e başlarken dedim ki, “Bu filmin başrolü, Kenan İmirzalioğlu’nun gülümsemesidir; her durumda umutla gülümsemesi.” Kenan’ı ilk oynatan kişi olarak bunun çok iyi kullanılabileceğini düşündüm. Senaryoda birçok sahne “Ali’nin kocaman gülümsemesiyle…” diye bitiyordu, daha en başta afiş fotoğrafı da belliydi.

-Sinemamızda son dönem çekilen filmlerde tam tersine umutsuzluk vurgusu var. Nihilizm, karamsarlık, karanlık bir ideoloji gibi çoğaltılıyor filmlerde.

Bizim sinemamız için, bu coğrafyada yaşayan kültür iklimi için çok yapay bir şey nihilizm. Biraz Batı dünyasında yaşayan, onların trajedisinden beslenen bir hâl. Bizim öyle bir derdimiz yok. Benim filmimde hüzün de aşka ve umuda dâhil, onu besleyen bir şey.

uzun_hikaye_kenan_imirzalioglu_4

-Filmde mülkiyet, eşitlik, aidiyet, hak, adalet gibi birçok kavram var ama bunları derinleştirmek gibi bir derdiniz yok gibi.

İzleyici kendi içinde derinleştirsin derdindeyim, biz bir şey öğretme pozisyonunda değiliz. O atmosfer içerisinde insanların duruşunu görüp ondan bir anlam çıkarmak izleyiciye kalmalı. Nasıl ayakta duruyor, nasıl bakıyor, umudunu nasıl yitirmiyor. Çünkü insanı var eden şeyler bunlar zaten. Ahlak çemberi içinde adalet aramak, Ali’nin hayat felsefesi bu. Filmde ciddi bir hicret metaforu var. Çünkü bizim kültür iklimimizde anlaşılmamış ve kafa yorulmayan bir kavramdır hicret. Modern yorumunu sanatçılarımızın yapmadığı bir metafor. Kalbi karartılmışlarla karşılaştığınızda evet onlara karşı dik durmanız lazım ama sizi hayatın başka bir yerinde, başka bir ortamda besleyecek şeyler varsa, onlarla kavga etmektense bu güzelliklerin peşine düşmek daha evladır. O zaman oraya doğru gidelim duygusu var, o yüzden Ali sürekli hicret ediyor. Hicret kaçmak, korkmak, tabiri caizse tırsmak değildir, erdemli bir harekettir, doğruya gitmektir. Bu önemli bir metafor, maalesef bugünkü filmlerde ya da kitaplarda bunu bulmak çok zor.

-Filmde Ali’nin şahsiyetinde, adalet kavramına da özel bir vurgu var.

Biz hayatın hep değiştiğini zannederiz, evet cep telefonları teknoloji değişiyor ama biz o kadar çok değişmiyoruz aslında. Hayatı aslında yaşanılır kılan bu küçücük şeyler, bir saka kuşu, bir küpe çiçeği, bunlar mutlu ediyor bizi. Buradan bakan insanların hayatı daha sade, savaşsız bir dünya olacaktır. Adalet denince mahkemeler geliyor aklımıza. Hâlbuki adaletin aranması gereken son noktasıdır buralar, mahkemeler mecburiyettir. Adalet aslında kalbimizde olmalı. Filmin temel dertlerinden biri de bu zaten, Ali karakterinin bütün savaşı. Onun için silahı değil kalemi tercih ettiğini söylüyor zaten.

-Ali’nin hicretini oğluyla yaşıyor olması manidar, oğlunun da büyüme hikâyesi aslında bir nevi izlediğimiz. Bayrağı ona teslim ediyor.

Aşkı da teslim ediyor, daktilosunu yani sözünü de… Evet, hadi şimdi bir uzun hikâye de sen yaz diyor. Bu anlamda çok güzel bir baba oğul hikâyesi.

-Filmin estetik dilinde hassasiyetleriniz nelerdi? Çok renkli, masal gibi bir dünya çizmişsiniz ki Mustafa Kutlu’nun sade dilinden de biraz kopartıyor filmi.

Resimlere, filmin estetiğine baktığınızda, geleneksel resim değerlerini taşıyan, minyatüre giden bir yaklaşımı var. Evet, masalsı olmasını istedim, çünkü epik bir tadı var hikâyenin. Kalbimize öyle girsin ki insanlar tekrar dönüp izlesin bazı sahneleri istedim.

-Bir yandan dizi film çekimleriniz devam ediyor. Dizi film yönetmenliği ile sinema filmi yönetmenliği arasında hep bir gerilim vardır. Siz bunu film dili, estetiğini belirlerken yaşıyor musunuz?

Tabii ki, ister istemez. Hikâyenin kurulumundan oyuncu yönetimine, resimlerin oluşmasına kadar tesir eden bir şey bu. Tabii televizyon işlerimde hep daha kalıcı, sinematografik davranmayı tercih ettim. Sinema filminde ise acaba 30 yıl sonra izlendiğinde ne düşünülür diye hesap etmeniz lazım. Sinema oyuncu yönetimi, resim, her yönüyle daha farklıdır, her detayın daha derinlikli olması lazımdır. Ben onun için Uzun Hikâye’yi başta bir sinema filmi, bir de 13 bölümlük bir dizi film olarak tasarlamıştım.

-Belki ileride filmi dizileştirirsiniz.

Artık çok zor. Filmde gördüğünüz her mekân ya restore edildi ya baştan yapıldı ya da arandı ve bulundu. Hiçbir şey hazır değildi, dönem filmi çünkü. Bu masrafı 13 bölüm sonra bitecek bir dizi için yapmak mümkün değil.

-Kapıları Açmak’ı tekrar çekmeyi düşünüyor musunuz?

Bu çok soruluyor. Şu anda düşünmüyorum. Yapılacak başka Mustafa Kutlu hikâyeleri var. Şu sıralar Zafer Yahut Hiç’i çalışıyorum. Televizyon için düşünüyorum ama, artık dizilerde ciddi bir alan daralması var. Film olarak da Rüzgârlı Pazar’ı çekmek istiyorum, üzerinde çalışıyorum. Mustafa ağabeyle de konuştuk.

uzun_hikaye_kenan_imirzalioglu_5

-Mustafa Kutlu izledi mi filmi?

Hayır, izlemedi, biraz rahatsız bu sıralar. Kapalı alanlara giremiyor. Ama gördüğü şeylerden çok mutlu, “Ben anladım, tamamdır.” diyor. O kadar inanıyor ki, senaryoyu bile okumadı. “Sen tamam diyorsan tamamdır, dua ederim sadece.” dedi.

-Ekşi Sözlük’te sizin için, ‘çocuklarına tek vasiyeti film eleştirmeni olmamaları’ yazıyor. Bu doğru mu?

Böyle bir şey var, şuradan çıktı: Çocuklarım da sinema öğreniyorlar, okuyorlar. Onlarla konuşurken bir gün şunu söyledim: “Bana sorarsanız neyi yapmak istiyorsanız, hangi konuda başarılıysanız dürüst ve adaletli olun ve sevdiğiniz işi yapın ama eleştirmen olmayın. Bakın dünyada heykeli dikilmiş bir tane bile eleştirmen yoktur.” dedim.

Başka bir gün, bir televizyon kanalına röportaj veriyorum. Ortanca oğlum daha küçük o zaman, yanımda oturuyor. Kamerayı birden oğluma çevirdiler. “Sinemacı olmak istiyor musun?” diye sordular. O da “Babam bana ne istiyorsanız olun, bir tek eleştirmen olmayın dedi.” şeklinde cevap verdi. Baba-oğul ilişkisinin Ekşi Sözlük’e kadar gitmesinin yolu bu. Çocuklarımla ilişkim iyidir. Üç çocuğum var; ikisi erkek, biri kız. Onlarla arkadaş ilişkimiz var. Büyük oğlumla beraber çalışıyoruz, bir sıra o da Dolu Dizgin dizisinde başrol oynadı. Konservatuarda oyunculuk okudu, şimdi kamera arkasına geçmek istiyor, ona hazırlanıyor. Küçüğü Chicago’da sinema okuyor. Kızım ise çizgi film yapmak istiyor, bu sene New Jersey’de eğitim görüyor. Eşim de konservatuar tiyatro bölümünden terk hem de senaristtir. Bizim ev sinema odaklı. Ben resimden gelmeyim, kayınpederim ressamdı akademiden, profesördü rahmetli.

uzun_hikaye_afis_12

-Seyirciyle ilgili bir tahmininiz var mı?

İnşallah seyirci sever. Ne kadar çok kişi izlerse o kadar mutlu oluyoruz. Ben memnunum Uzun Hikaye’yi yapmış olmaktan. Benim açımdan neredeyse vazifeydi. Mustafa Kutlu ile aramdaki ağabey kardeş ilişkisinde, ona karşı vefa borcumdu. Onunla konuşabiliyorken bunu yapmış olmak benim için önemli bir şey. Eminim ki 30 yıl sonra da ‘iyi ki bu işi yapmışım’ diyeceğim. Bu, sekiz on yılda bir yapabileceğim filmlerdendi. Ben filmi yapabildiğim için çok mutluyum, inşallah seyircileri de mutlu eder, kalp açıcı bir görevi olur.

Aksiyon Dergisi-Tuba Deniz

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunlarıda Okudular

      1 Yorum var “‘Uzun Hikâye’yi film yapmak bir vefa borcuydu”

      • sinemacı 30 Ocak 2016

        Osman Sınav’ın yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı Uzun Hikaye isimli film; romantizm, aşk, dram, sosyal ve siyasal içerikli bir filmdir. Bu film, izleyici kitlesine önemli mesajlar vermektedir. Bu film, kapitalist sitemlerde yaşanan adaletsizlik, eşitsizlik, haksızlık, sömürü düzenini gözler önüne sermektedir. Kapitalist sistemi benimseyen ülkelerde, halkın çoğunluğu sefalet, yoksulluk, fakirlik altında yaşarken; toplumun kaymak tabakasını oluşturan kesim ise zenginlik, lüks, konfor, bolluk içerisinde yaşamlarını sürdürmektedir. Toplumda büyük bir gelir adaletsizliği vardır, halkın çoğunluğu, az bir gelirle yaşamlarını zorluklar içerisinde devam ettirmeye çalışırken, toplumun elit kesimini oluşturan sınıf ise zenginlik, lüks, konfor içerisinde hayatlarını devam ettirmektedirler. Kapitalist Sistemi benimseyen ülkelerde idareci kesimden bazıları, kanunları çıkarları doğrultusunda kullanarak yahut kanunlara aykırı muameleler sergileyerek, halkın hakkını, emeğini, alın terini, kazancını sömürerek, haksız ve hukuksuz yollarla kendilerini zengin edip, kanunların kendilerine verdiği kanuni yetki ve makamları halka hizmet için değil, halkı sömürmek, haksız ve kanunsuz yollarla zenginleşmek amacıyla kullanmaktadırlar ve bu sömürü karşısında halkın hakkını savunmasını engellemek amacıyla, kanuni yetki ve makamları da kötüye kullanarak halk üzerinde, şiddet, baskı, korku oluşturarak halkı susturmaya, etkisiz hale getirmeye çalışıp, bu amaçlarını da büyük bir oranda gerçekleştirmektedirler. Ancak, filmde anlatıldığı gibi, bu haksızlıklar, adaletsizlikler ve sömürüler karşısında susmayan, direnen, ilmiyle, kalemiyle mücadele eden Ali ismindeki vatandaş var, gerçek hayatta da Ali’nin karakterine sahip insanlar bulunmaktadır, bu insanlar hakkaniyeti, adaleti, eşitliği savunuyorlar, gelir dağılımının adaletli ve eşit olmasını istiyorlar, yeryüzünün insanoğluna sunduğu kaynaklardan ve nimetlerden herkesin eşit ve adaletli bir şekilde istifade etmelerini ve ülkenin adalet, eşitlik, hakkaniyet çerçevesinde kalkınmasını güçlenmesini istiyor ve bu amaçları doğrultusunda mücadele ediyorlar. Ancak, kapitalist sistemden vazgeçmek istemeyen bazı idareci kesim, haksızlık, adaletsizlik ve sömürü çarklarını ortadan kaldırmak isteyen Ali gibi duyarlı vatandaşları, kendilerine verilen kanuni yetki ve makamları hukuka aykırı ve haksızlıkla kullanarak, susturmaya, sindirmeye, etkisiz hale getirmeye çalışıyorlar. Filmde anlatılan Ali örneğinde olduğu gibi, gerçek yaşamdaki duyarlı vatandaşlar da, ailelerini korumak maksadıyla, bulundukları yeri, aileleri ile birlikte terk etmek durumunda kalıyorlar, göçebe-yarı göçebe bir hayat yaşamak zorunda kalıyorlar. Filmde anlatılan Ali karakteri örneğinde olduğu gibi, bazı duyarlı vatandaşlar, ailelerine zarar gelmemesi için yaşadıkları yeri terk etmek durumunda kalıyorlar ve bazen hukuki hak ve mevkilerin bazı çevrelerce hukuka aykırı olarak kötü kullanılmasından ötürü hukuksal anlamda çaresiz kalıp öfkeleriyle hareket ediyorlar ya da tam anlamıyla kanuni haklarını yeterince kullanamadıklarından dolayı, yapılan haksızlıklar ve kanunsuzluklar karşısında etkisiz kalıp ailelerine zarar gelmemesi için bulundukları yeri terk etmek zorunda kalıyorlar, bazen de kanuni haklarını kullansalar bile, kanunları haksızlıkla ve hukuksuzlukla kendi çıkarlarına kullananlar, bu mücadelede üstün gelebiliyor. Ancak filmin sonlarına doğru, Ali isimli karakter, oğlunun maddi-manevi desteğini alarak, yapılan haksızlıklara karşı kanunlara uygun bir şekilde ilmiyle ve kalemiyle kararlı bir şekilde mücadele etme kararı alıyor ve gazetede haksızlık, eşitsizlik ve sömürü üzerine kurulan kapitalist çarkı eleştiren yazılar yazıyor, en sonunda yazdığı etkili bir yazısından dolayı cezaevine atılıyor, Ali’nin oğlu ise, babasının onayını alarak, kapitalist zihniyetli ailenin kendileri gibi düşünmeyen kızını, o iyi yürekli, güzel, hakkaniyetten ve adaletten yana olan kızı, rızası doğrultusunda, kaçırıyor ve kızla birlikte, babasının ona verdiği yazıları ve daktiloyu da alarak bulundukları yeri terk ediyorlar ve kendisinin küçükken babası ve annesiyle birlikte yaşadığı eski vagon evlerinde yaşamaya başlıyorlar ve babasından devraldığı bayrağı kendisi taşımaya başlıyor. Sömürü ve haksızlıklardan beslenen insanlar, karşılarında kanunlara uygun olarak hak, adalet, eşitlik davasını savunan insanların varlıklarından, hukuki çalışmalarından rahatsız olurlar ve onları yok etmek, susturmak, sindirmek, etkisiz hale getirmek için her türlü yola başvururlar, kanunları da bu amaçları doğrultusunda haksız ve hukuka aykırı şekilde kullanmaktan da kaçınmazlar. Ayrıca, kapitalist zihniyetli sömürüden beslenen ve yana olan insanlar, kendileri gibi düşünmeyen, adaleti, eşitliği, hakkı savunan insanları dinsizlikle de, Bolşevik yanlısı olmakla da itham edebilirler. Oysa filmdeki Ali karakterinde olduğu gibi, itham ettikleri o kişilerden bazıları dini, milli ve manevi değerlerine bağlı, o değerleri az ya da çok yaşayan insanlardır. Ve filmdeki Ali karakteri gibi, gerçekten davasına inanmış, gerçekten hakkı, adaleti, eşitliği savunan insanlar, nerede hangi zor şartlar altında olurlarsa olsunlar davalarından vazgeçmezler ve davalarını devam ettirecek genç nesiller yetiştirirler, bu nesiller de davayı devam ettirip gelecek kuşaklara taşırlar. Kapitalist sistemlerde, demokrasi, insan hakları, özgürlük, düşünce ifade özgürlüğü, basın yayın özgürlüğü gibi kavramlar, çoğunlukla, uygulamaya geçmezler ve bu kavramlar, bazı kesimler tarafından seçim zamanlarında siyasi çıkar aracı olarak kullanılırlar, kapitalist kesimler, kendi sömürü çarklarını güvenle ve huzurla devam ettirmek için haktan, adaletten, eşitlikten yana olan ilkeli, tarafsız, objektif habercilik yayın yapan basın yayın kuruluşlarını kapatabilir yahut o basın yayın kuruluşu üzerinde baskı kurup onları korkutarak onların yayınlarını durdurabilirler. Uzun Hikaye filmi, izleyicilere, temiz, fedakar, vefalı, sadık aşkların da aşıkların da olduğunu anlatmaktadır. Ancak, bu filmde, sosyalizm komünizm denilen sistem ifadeleri bazı yerlerde geçmektedir. Kapitalizmde halkın çoğunluğunun emeğini, alın terini, kazancını toplumun kaymak tabakası denilen azınlık oranındaki küçük kapital sınıflar sömürür ancak komünizm-sosyalizmde ise halkın çoğunluğunun alın terini, kazancını, emeğini iktidarda olan sosyalist-komünist iktidar partisi sömürür ve sosyalist-komünist iktidar partisi, halka ne ölçüde maaş verirse halk bu duruma rıza göstermek zorundadır. Kapitalizmde, devlet ekonomiye müdahale etmez, kamulaştırma, devletleştirme politikaları yoktur ya da çok çok az sayıdadır. Komünizm-Sosyalizm de ise özelleştirme politikaları yoktur, özel mülkiyet hakkı yoktur. Filmi yapanlar, Komünizm ve Sosyalizm lehine filmde propaganda yapıyorsa, bu durum, eleştirilmesi gereken bir husustur ve komünizm, sosyalizm hakkında yukarıda doğru bilgiler verilmiştir. Filmin, eleştirilmesi gereken bir hususu da, insanlar hangi zorluklar altında olurlarsa olsunlar hangi haksızlıklara maruz kalırlarsa kalsınlar, hiçbir zaman hukuka aykırı davranışlarda bulunmamalı, her zaman kanunlarla haklarını aramalıdır. Ali karakteri, bazen hukukun hukuka aykırı şekilde kötüye kullanımından dolayı hukuksal anlamda çaresiz kalıp öfkesine yenilerek, bazen de kanuni haklarını yeterince bilmeyerek ve kullanamayarak hukuka aykırı davranışlarda bulunmuştur filmde, ali karakterini bazen hukuksuz davranışlara iten sebep de, kapitalist sistemlerde, maalesef bazı güçlerin hukuksuz ve haksız yollara başvurarak, hukuku kendi çıkarlarına kullanmalarıdır. Ayrıca Ali karakterinin hem içki içmesi, hem çocuğuna içki içirmesi, hem de cuma namazlarını kılması İslam’daki Müslüman profiline uygun düşmeyen hareketlerdir. Kapitalist sistemlerde, halkın çoğunluğu aç, fakir, eğitimsiz kalmışlardır ve kanuni haklarını kullanacak bilgileri ve cesaretleri yoktur. Filmde, halkın çoğunluğu ezilmiş, sömürülmüş, eğitimsiz bırakılmış, büyüklerimiz ne derse doğrudur, büyüklerimizin her sözü bizim için emirdir düsturuna göre hareket eden, yapılan haksızlıklara karşı haklarını savunmaktan korkan insanlardır. Film, kamera açıları ve hareketleri, oyunculuk kalitesi, senaryo ve hikayesi, müzikleri bakımından izlenmesi gereken bir filmdir.

      Yorumu Yanıtla