header image
16 Eylül 2011 Röportajlar 1 Yorum var
    Twitter yüklenirken lütfen bekleyiniz Osman Sınav Fan Twitter
Son Güncel Duyuruları Osman Sınav Twitter'dan Takip Edebilirsiniz!
7000'i aşkın Osman Sınav Fan Hayranları arasına katılmak için Tıklayınız!
Osman Sınav Fan Hayranları Facebook Sayfası için Tıklayınız!

Yapımcı ve yönetmen Osman Sınav Kehkeşan Dergi’ye verdiği röportajda hem kendi yaşamına, hem de sinema ve TV dünyasına dair çok özel açıklamalarda bulundu.

Osman Sınav Muhteşem Yüzyıl’a çaktı!!! Ünlü yapımcı diziyi neden beğenmiyor? Yazdığı senaryolarla, oluşturduğu karakterlerle, çektiği birbirinden muhteşem dizi ve filmlerle adından sürekli söz ettiren başarılı yapımcı ve yönetmen Osman Sınav Kehkeşan Dergi’ye verdiği röportajda hem kendi yaşamına, hem de sinema ve TV dünyasına dair çok özel açıklamalarda bulundu.

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1956 yılında Burdur da doğdum. İstanbul Güzel Sanatlar Yüksek okulunda TV-Film enstitüsünde öğrenim gördüm. Kariyerime 1987 yılında 500 kadar TV ve Radyo reklamı yazarlığı ve yönetmenliği ile başladım. 1987 den sonra ise yönetmenlik ve yapımcılık ile ilgili uzun metrajlı film, TV dizileri ve radyo, televizyon ya da tiyatroda oynanan oyunlar ile eserler oluşturdum.1984 yılında Sinegraf Film Production’u kurarak İstanbul da TV dizileri, uzun metrajlı filmleri üretmeye başladım.

Sizi hikaye yazmaya iten şey nedir? Senaryo yazarken genellikle nelerden etkileniyorsunuz?

Beni film yazmaya iten en temel duygu “Adalet” duygusudur. 2.olarak; insanın fıtratıyla ilgili bir yolculuk. İnsanın fıtratında ne var ne yok, onun içindeki labirentleri nasıl açarsak iyilik duygusu gelişir. Çünkü bu tip şeylerin hepsi insanın fıtratında vardır. İnsanın iradesiyle yeniden kurgulanması üzerine düşünmek beni çok ilgilendiren bir şeydir. Ve dolayısıyla insanda bununla paralel giden bir aşk duygusu vardır. Bunlar beni hikaye yazmaya iten şeyler. Hepsinde vazgeçilmez olan şey de “Adalet” duygusu.

osman-sinav-turkiye-de-tarihi-dizi-yok

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Üretkenliğinizin çocukluğunuzla bir bağlantısı var mı?

Tabii ki vardır. Ben hayatımda yaptığım her işi öğrenciliklerim de dahil isteyerek planladım ve istediğim şeyleri yaptım. Planlamadığım ve istemediğim bir işi pek yapmadım. Yapmak zorunda kaldığım zamanlarda onu o anda bir problem olarak görüp yapıp geçmişimdir. Yani hep planladığım ve hayal ettiğim işleri yapmaya çalıştım. Çocukluğum Torosların tepesinde 9 ay motorlu taşıt girmeyen bir köyde geçti. Onun için hep şunu söylerim, benim oradan buraya olan yolculuğum, buradan (işte atıyorum) Hollywood’a olan yolculuğumdan çok daha uzun bir yolculuktu. Benim için çok daha kısa bir yoldur.

Reklamcılıktan sinemaya geçiş sürecinizi biraz anlatır mısınız?

500 civarında reklam filmi çektim. Uzun yıllar reklam yazarlığı yaptım. Kreatif direktörlük yaptım. Sonra da, “ben hayatımı insanlara hikaye anlatarak geçirmek istiyorum” deyip isteyerek ve yine planlayarak bir geçiş yaptım. Reklamcılığa başlarken de o iş benim için stratejik bir şeydi. Yani ben günün birinde film yapacağım, hikâye anlatacağım diyordum. Ve oraya gidiş yolculuğumu reklamcılıktan geçirdim çünkü reklamcılık yaparak hikaye yazmaya zemin hazırladım. Bir hikâye anlatacağım diye yola çıktığımda Yeşilçam’ın sinema olarak sıfırlandığı ve TV sektörünün hiç olmadığı sadece TRT 1’in olduğu bir dönemdi.

Karakterleri oluştururken neye göre seçiyorsunuz? Nasıl inanıyorsunuz o karakterlerin Türk halkı tarafından sevileceğine ve popüler olabileceğine?

Şimdi orada en temel şey adalet duygusu, adalet arayışı. Türk kültüründeki kahraman demek ”adalet arayan adam” demek. Yani adalet için başını verebilen adamdır. Bu bizim kültürümüzde çok daha yoğundur. Bu rol model üzerinde çalıştım. Temel duygu ise adalet arayışıdır.

Kahraman olabilecek kişileri nasıl seçiyorsunuz?

Onu yapabilecek oyuncuları test ediyoruz, seçiyoruz.

Günümüzdeki birçok yeni diziyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onlar hakkında konuşmam. Her sene yüz tane dizi çıkıyor. Sadece bu sene değil senelerden beri bu böyle. Her sene 100 civarında dizi çıkar. Mevcut kanallar mevcut reklam gelirleriyle bunun yüzde 50’sini taşıyabilirler. Bu yüzde 50’nin yüzde 50’si 3 ay içinde çöpe gider. Bunu sektördeki kanallarda, yapımcılarda, yönetmenlerde bilir. Kalanlar da daha iyi bir alternatif bekler. Bu rekabeti böyle olan bir sektördür. Ve onların içinden halkın konuştuğu, sokağa taşan ve her insanın Aa! dediği dizi sayısı, herkesin orada olmak istediği dizi sayısı da yüzde 5’tir. 100 taneden 5 tanesidir yani.

Yurtdışına açılan ilk dizi sizin yönettiğiniz “Deli Yürek” adlı dizi oldu. Bu anlamda şu andaki dizi ihracatlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aşağı yukarı 10-12 yıl önceydi. İlk yurtdışına giden dizi “Deli Yürek”ti. Kazakistan’a gitti. Ve o zamana kadar da ben hep bu işi birisi yapsa, bu alanda işletme eğitimi almış hatta Amerika’da eğitim görmüş, dünya pazarını bilen biraz Hollywood’da ki pazarı bilen birisi gelse, burada ve bizim arka bahçemiz diyebileceğimiz Asya, Ortadoğu, Balkanlar gibi eski Osmanlı coğrafyasına pazarlasa diye hep hayal ederdim. Bir gün böyle bir arkadaşım geldi tam da hayal ettiğim gibi. Arkadaşımız Fırat Gürgen. Kazakistan’da dizimi yayınlatabileceğini söyledi. Ben yıllardan beri böyle bir şey hayal ediyordum ve bunu yapmak istiyordum ve “Şahane” dedim. Ama sıkıntısı vardı. “Nasıl olacak bilmiyorum ama bunların parası yok” dedi. Dedim ki “bant parası, banda aktaracak eleman parası artı bir dolar istiyorum”. Şaşırdı ve “Ben senin hayır diyeceğini düşünüyordum… Bu kadar emek veriyorsun burada, bu kadar paraya vermezsin diye düşünüyordum” dedi. “Şunun için böyle söylüyorum? Şuan pazar değil ama bir potansiyel 5 yıl sonra pazar olmaya başlayacak 10 yıl sonra pazar olacak ve bu pazar 250 milyonluk bir teletoriye hitap edecek. 250 milyonluk Türk dünyası var. 100 milyonda yakın çevreden eklerseniz 350 milyon eder. O zaman rakamları konuşuruz ” dedim. O gün bölüm başına 30 dolara verdik Kazakistan’a. Şimdi 30 bin dolarlar konuşuluyor. Ve 350 milyon teletoriye hitap ediyor. Bu bir vizyon meselesi! Sonra da arkası geldi. Ortadoğu’ya sıçradı. Şuan dünya televizyon marketlerini şaşırtan bir teletoriye böyle bir şey satıyoruz. Sonuç itibarıyla güzel bir şey fakat bizde hala 350 milyonluk teletoriye daha iyi ne yapabiliriz diye düşünülerek üretilmiş bir tane yapım yok! Yani biz mahallede horoz dövüştürmeye devam ediyoruz.

Tarihi dizilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Tarihi diziler Türkiye için gecikilmiş bir şeydir. Türkiye’de henüz tarihi diziler başlamadı. Yapıldı diye gördüklerimiz, Türk halkına aslında tarihi dizi yapmanın ne kadar doğru olacağını gösteriyor. Yani ilgi onu gösteriyor. Tarihin bir perspektifi vardır, bir yörüngesi vardır. Tarihte dönemin perspektifinden bahsetmiyorsanız, o tarihten geleceğe doğru bir perspektif çizmiyorsanız o tarih değildir. O kostümsel bir şeydir yani Aşk-ı Memnu’daki Bihter’e kostüm giydirirsiniz Hürrem olur. Kim kimle ne ilişki yaşıyor üzerinden tarih konuşamayız. Tabii ki tarihte de bunlar vardır ama o ilişkiler o perspektiften işlenirse tarih olur.

Genelde hangi hedef kitleye ulaşmaya çalışıyorsunuz?

Ben bütün meslek hayatımda şuna dikkat ettim. Total izleyici ile AB seyircisini at başı götürmeyi hedefledim. Çünkü toplam kalite ve toplumsal kalite buradan çıkar. Televizyonculuktaki başarı da odur. Yani bir şey yaparsınız sadece varoşlarda birinci olursunuz ama AB’yi alamıyorsanız onun toplam kalitesinde bir problem vardır. Hem reklam verene ulaşamazsınız dolayısıyla yayıncı kuruluşun işine yaramaz hem de doğru bir şey olmaz. Hem geniş kitlelere ulaşmak gerekiyor ama aynı zamanda alım gücü yüksek kesime, iradi gücü yüksek kesime.

Sakarya-Fırat adlı diziye halkın ilgisi neden bu kadar yoğun oldu?

Sakarya-Fırat bu ülkede nerdeyse 30 yıldır var olan 1980 İhtilali’nden sonra Türkiye’de ki emperyalizmin yeni yüzünün 30 yıldır yarattığı dram üzerine bir iştir. Adının Sakarya-Fırat olmasının nedeni ise Sakarya ve Fırat nehirleri bu ülkeden doğan ve bu ülkenin topraklarını sulayan iki nehirdir. Logomuzun ortasında bir fotoğraf var. Çanakkale de bir siperde çekilmiş fotoğraf. O fotoğrafı hikâyelendirdik. O fotoğraftaki iki kişiden birisi Siverekli Harun onbaşı ile Atabeyli Musa Çavuş. Bugünkü bu mücadelede ülkenin Güneydoğusunda görev yapan bir jandarmanın büyük dedesi Atabeyli Musa Çavuş orada sevdiği kızın ailesi ve dağda da düşmanı olan bir teröristin büyük büyük dedesi ile Siverekli Harun Onbaşı. Metaforu bu. O yüzden Sakarya-Fırat dedik. O yüzden bu mücadelenin neresinde nasıl olmak gerekiyor diye başlayan bir hikayedir.

Bu ülkede şehitliği olmayan ilçe kalmadı neredeyse. Öbür tarafta terörist diye gördüğümüz insanlarda bu toprağın ve bizim insanımız. İhanet dışında her şeyi oturup konuşup halledebileceğimiz potansiyelimiz varken, bunu yapamadan bu kavgayı, 80 sonrası emperyalizmin yüzü bize böyle bir şey hazırladı. Bunu nasıl fark ederiz, bunu nasıl fark ettiririz üzerinden yürüyen bir hikayedir. Yaşananlarla birebir örtüşen çok şey var içinde. Bu hikayeleri anlatmamız gerekiyor. Asıl derdimiz bu hikayeleri anlatırken rehabilite edebilme alanımızı yaratmamız gerekiyor. Toplumun rehabilitasyona ihtiyacı var. Bu hikayeleri anlatmamız gerekiyordu. Bir bakıma “nöbet” tutuyoruz. Bu ülkede neler oluyor diye bizde kendimizce nöbetimizi tutuyoruz.

Yönetmen/yapımcılık dışında başka bir hayaliniz var mıydı?

Sinemada çok hayalim var ama başka bir iş yapmayı hiç düşünmedim düşünmem de. Çünkü ben hayal ederek ve isteyerek yaptım.

Yeni projeleriniz var mı?

Var şuan çalışma aşamasındayız. Benim masamda her zaman 5 tane yeni proje vardır. Benim işim bu. İleriye yönelik proje yapmadan duramam. Tesadüfen bir şey yapmıyorum çünkü. Su yüzüne çıkmamış hayali dizi ve film projelerim var.

Geçmişte yaşadığınız ve hala pişmanlık duyduğunuz bir şey var mı?

Benim hayatımda pişmanlık duyduğum bir tek şey var “sigara içmek”. Hayata dair her şeyi yaşadım. Çok üzüldüğüm, kırıldığım, mutlu olduğum şeyler oldu. Özel hayatımda, iş hayatımda. çok para kazandım, çok battım. Hepsini yaşadım çok şükür ama hepsi insan için ve hepsinin de yaşanması gerekir. Bunların içinden kendim özel olarak tek pişman olduğum şey sigara içiyor olmak.

İyi ki yapmışım iyi ki olmuş dediğiniz bir şey var mı?

Çok şey var tabii. En somut ve özel olanı; evliliğim, çocuklarım ve sinemacı olmak.

Sizi en çok ne kızdırır?

Yalan ve yalana bahane bulunmasına kızarım. Tembellikten dolayı kendini kandıran insana çok sinirlenirim.

En severek okuduğunuz kitap?

Bir sürü kitabı bir arada okuyorum. Her zaman okuduğum İsmet Özel’in “Çatlayacak Kadar Aşk” masamda hep vardır. Son zamanlarda Süleyman Çobanoğlu’nun şiir kitabını okuyorum.

Kendi diziniz dışında en çok hangi diziyi izlerken keyif alıyorsunuz?

Dizi seyretme keyfiyetim çok olmuyor. “Ne yapılıyor, hikayesi ne” diye zaman zaman oturup izliyorum kendime göre analiz yapıyorum. Günlük takip ettiğim bir dizi yok. Görmem gereken dizileri o an izleyemiyorsam DVD sini alıp sonradan seyrediyorum. Film seyrediyorum ve seyretmeye çalışıyorum. Film seyretmeyi severim. Eşim ve çocuklarımla zaman zaman film akşamları yaparız.

Yapımcılık ve yönetmenlikte örnek aldığınız isimler var mı?

Hiçbir zaman örnek almak anlamında Hit denebilecek bir şeyim olmadı. Yabancı yönetmenlerden beğendiklerim var ama örnek almak anlamında bir şey söz konusu değil.

Hatta şöyle bir şey anlatayım size; bundan birkaç yıl önce Francis Ford Coppola Bulgaristan’da film çekiyordu ve 2-3 günlüğüne Türkiye’ye geldi gitti. Bunlardan birisinde de bir arkadaşımla gelip kapalı VİP’te basından gizli misafirim oldu ve bir akşam yemek yedik. Büyük adam, büyük yönetmen benimde çok sevdiğim yönetmenlerden birisi. Ve giderken kendisine “Deli Yürek Bumerang Cehennemi” DVD’sini götürdüm, hediye etmek için. Türk sinemasından bir örnek, vaktiniz olursa izlerisiniz dedim. Müthiş bir heyecanla aa! Ne kadar güzel, bana imzalar mısın bunu dedi. Şimdi bunu bana imzalar mısın diyince ben nasıl yani dedim Francis Ford Coppola’ya film imzalayacağım. Birden aklıma “Godfather Collection” DVD seti var. Benim 4 hit filmimden biri olan “Apocalypse Now” Francis Ford Coppola’nın bir filmidir. O filmi götürüp Coppola ile yemek yiyeceğim imzalatabilirim değil mi? Ama aklıma öyle bir şey gelmiyor. Kendi DVD’mi imzalarken bunu kısaca DVD’ye yazdım. Ben kimseye hayranlık duyup imzasını alayım gibi bir duygu yaşamadım. “Benim sizden imza almam gerekiyor, bir şey istemem gerekiyor”. hatta dedim ki “hayatımdaki 4 hit filmden biri sizin filminiz, getirip onu ben size imzalatmak isterdim ama beynim öyle çalışmadığı için bu hiç aklıma gelmedi kusura bakmayın. Size imzalı filmimi vermem biraz garip oldu.” dedim. “Yok, ben şeref duyarım” dedi.

Her mesleğin bir pir’i vardır. Sinemanın pir’i yok gibi gelir bana. Çok özel bir meslek. Kendimi bir anda sinemanın pir’i ile karşılaşmış gibi hissettim. Bir insan karşısında böyle bir hayranlık ve heyecan duyacağımı hiç düşünmedim ama hakikatten adam hayranlık uyandırıyor. Güzel bir anı oldu. Ama ben ondan imza almadım!

4 hit filmimden birisi onun filmidir. Bir diğeri Roman Polanski ‘nin TESS filmidir. Bunlar baya eski filmler. Diğeri Viskonti’nin Le Notti Bianche filmi 1980′lerde masumlar diye gösterildi.

Bir de Emir Kusturica’nın Undergrand filmidir. Maalesef Türkiye’de lüzumsuz yere skandallara sahne olan ve anlaşılmamış bir filmdir.

Genelde nerelerde bulunursunuz?

İstanbul’u seviyorum İstanbulsuz yaşayamam ama İstanbul’un daha çok sakin yerlerini severim. Üsküdar’dan Salacak’tan İstanbul’a bakmayı severim.

Bir de İstanbul’un içindeymiş, kalbindeymiş gibi hissedeceğiniz bir yer vardır. Kehkeşan dergi okuyucularına bu bir tavsiyem olsun. Topkapı Sarayı’nın sultan Mahmut köşkünün ön tarafına geçip bir kahve içsinler oradan İstanbul’a bakarak. İstanbul’un kalbinden dünyaya bakıyormuş gibi.

RÖPORTAJ: DENİZ KARABUDAK & BÜŞRA YILDIZ

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunlarıda Okudular