header image
17 Temmuz 2009 Röportajlar 1 Yorum var
    Twitter yüklenirken lütfen bekleyiniz Osman Sınav Fan Twitter
Son Güncel Duyuruları Osman Sınav Twitter'dan Takip Edebilirsiniz!
7000'i aşkın Osman Sınav Fan Hayranları arasına katılmak için Tıklayınız!
Osman Sınav Fan Hayranları Facebook Sayfası için Tıklayınız!

Sivas  Sultanşehir’de Osman Sınav‘ın tarihe uzanan ve Pusat Dizisinin doğuş hikayesi, ve birbirinden güzel konular bu söyleşide.

1956’da Burdur’da doğdu. 1975’te İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nü bitiren Sınav, tekstil tasarımıyla da ilgilendiği için 1977’de aynı okulun Uygulamalı Sanatlar Yüksek Okulu Tekstil Dizaynı bölümüne kaydoldu. Yönetmen sanata olan ilgisi ve çok yönlülüğüyle tanınıyordu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Sinema Televizyon Enstitüsü’nde de eğitim gören Sınav, 1979 yılında mezun oldu.

1987’de başrolünü Haluk Kurtoğlu ve Alev Sezer’in paylaştıkları “Bir Muharririn Ölümü” isimli TV filmi için kamera karşısındaydı. Ardından 1989’da senaryosunu İlhami Algör ile birlikte yazdıkları “Hünkârın Bir Günü” geldi. 1990’da “Yalancı Şafak”, “Küçük Dünya” ve “Aşka Kimse Yok” filmlerini çeken Sınav, 1993’te yediden yetmişe tüm televizyon izleyicisini ekranları başına kilitleyen ve uzun süre devam eden “Süper Baba” isimli TV dizisinin yönetmenliğini yaptı.

1994’te Mehmet Aslantuğ’a en iyi oyuncu, kendisine de en iyi yönetmen dallarında Altın Portakal kazandıracak “Yalancı”yı çekti.

1999’da TV izleyicisinin de büyük ilgisini çeken “Deli Yürek” isimli diziyle izleyici önüne çıkan sınav, gördüğü ilgi üzerine 2001’de filmi için kamera arkasına geçti, “Deli yürek: Bumerang Cehennemi”yle hatırı sayılır bir gişe başarısı elde etti.

2002 yılında Mazhar Alanson’un da aralarında olduğu oyuncu kadrosuyla sevilen TV dizilerinden biri olan “Ekmek Teknesi”ne imza atan Sınav, Türk televizyonculuk tarihi için önemi büyük olan, rating rekorları kıran “Kurtlar Vadisi”nin de yönetmenliğini yaptı. Mafya ve derin devlet ekseninde gelişen ilişkiler üzerine kurulu senaryosuyla büyük ilgi gören dizinin yönetmenliğini bıraktıktan sonra, “Kapıları Açmak” ve Metin Erksan klasiği “Acı Hayat”ın yeni versiyonu için kamera arkasındaydı.

osman_sinav_ile_soylesi.jpg Sayın Sınav Sivas’a ilk defa ne zaman geldiniz?
Sivas’a ilk kez on beş yıl önce geldim. 1992 yılıydı. “Kapıları Açmak” filmiyle Antalya Film Festivali’ne katılmıştık. Orada kendi çapımızda ufak bir ödül almıştık. Dönüşte Temel Karamollaoğlu’nun davetlisi olarak belediye çalışmalarını anlatan bir dizi çalışma için gelmiştik. O arada, gelmişiz, hazır kameramız var, vaktimiz de var bir de Sivas belgeseli çekelim dedik. Hayatımın ilk ve tek belgeselini çekmiştim. Ve sonra kayboldu o belgeselin kayıtları. Diğer taraftan Sivas önemli ve güzel bir şehir, benim için de “Sultanşehir” burası.

Yavuz Bülent Bakiler’in Sultanşehir’i anlattığı bir şiirinden esinlenerek ve kendisinin de müsaadesiyle bizler de dergimize isim olarak seçtik.
Ne güzel bir şairin şiirinin bir dergide yaşıyor olması.

Onbeş yıl önceki Sivas nasıldı?
Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi burası da gelişmiş, tarihi doku biraz daha kaybolmuş. Tarihi dokuyu görebilmek için iyice dibine girmeniz, bir şeyleri açmanız gerekiyor. Selçuklu’nun güzel bir perspektifi varmış, bunları şimdi görmek mümkün değil. Daha iyi perspektifler yani o belgeseli çekerken daha iyi perspektifler yakalayabiliyordunuz ama şimdilerde apartmanlar vs. ile bunu yakalamak mümkün değil. O yükseltiler iyice artmış o Selçuklu medreseleri, minareleri şehrin içinde kaybolmaya başlamış. Bu üzücü tarafı tabi. Ama bir inkişaf var şehirde, hayat çok daha canlı gibi geldi bana o günlere göre. Birçok şehirde yoktur mesela gece on iki, bire kadar insanlar dışarıda ve geziyorlar.

Bir anlamda huzurlu bir şehir olmasına da bağlayabilir miyiz bu durumu?
Elbette onun bir neticesidir bu durum.

Şehirleri yönetenler şehirlerin geliştiğini ve güzelleştiğini duymak isterler ama sanatçılar için durum farklı sanıyorum, onlar eskiyi mi özlerler.

Ben sanatçıların eskiyi özleyen söylemine katılmıyorum. Ben eskiyi özlemem. Ben Türküm sürekli ileri gitmeliyim diye düşünürüm. Ama burada alışıldık bir eleştiri ya da eskiyi özlemekten bahsetmiyorum. Eskiyi korurken ve yarını kurarken eskinin perspektifinden yararlanmak lazım. Bunu kaybediyoruz işte. Dünyanın hangi şehrinde 800 yıllık bir üniversite var. Dünyanın neresine giderseniz gidin yok işte. 1945’te yeniden kurulmuş Almanya’da sanki hiç savaş olmamış, o şehirler yıkılmamış gibi şehirleri yeniden yapmışlar. Ama o dokuyu görebiliyorsunuz 1800’lerin 1900’lerin başlarına ait mimari özelliklerini ve dokuyu görmek mümkün. Yenisi de var ama eski doku da bariz bir şekilde görülüyor. Güzel bir armoni var. Dolayısıyla dünyanın neresinde 800 yıllık üniversite vardır hem de üç tane. Buradan bakarsanız inkişaf olmuyor. Bu nasıl bir inkşaftır ki inkıtaya uğramış.  Hemen yanı başımızda Atatürk’ün Sivas Kongresi’ni yaptığı, 108 gün kaldığı ve önemli kararların alındığı Kongre binası var, o da tesadüf değil, burası çok önemli bir Selçuklu şehri. Tarih boşuna yazılmıyor, tarihin yazıldığı mekânlarda da o tarihe yakışır özellikler vardır. Bu açıdan bu şehir önemli bir şehirdir. Ama önemli sorunları var. Sürekli göç veriyor. Yaz aylarında sanıyorum şehirde kalan insanlardan çok daha fazlası geliyor. Ben ilk defa bir şehirde şöyle bir şeye rastladım “Gurbetçi hemşehrilerimiz hoş geldiniz” . Tabi beraberinde ciddi bir sıla-ı rahim duygusu da var. Buda iyi bir potansiyel ve değerlendirilmesi gerekir kanaatindeyim.

Şehrin değişimi dünü bugünü ile alakalı olarak izlenimleriniz neler?

Şehir tabii nefesini kaybediyor. 800 yıldır yaşayan eserler bu doku içerisinde nefesini kaybettiği için belki de bundan sonra bu kadar uzun yaşayamayacaklar. Daha hızlı yıpranacaklar. Bu işin uzmanı değilim ama kanaatim odur.

Şöyle bir rivayet var doğruluğunu bilmiyoruz ama Timur şehre girdiğinde Gökmedrese’nin çinileri atının gözlerini alıyor, at şahlanıyor ve atından düşüyor diye anlatılır. Elli yıl öncesine ait fotoğraflarda da önce çıkan unsurlar çifte minare gibi tarihi binalar ama şimdi daha çok apartmanlar dikkat çekiyor. Buradan yola çıkarak Sivas sinema sektörü açısından nasıl bir şehir?

Tabi sinemada insan hikâyeleri ardından gidiyoruz. İnsan hikâyelerinin ardındaki tüccar dokusu ilgilendiriyor bizi. O anlamda Sivas çok renkli bir yer, çok zengin bir mozaiği var, zengin bir kültür mirasını içinde barındırıyor. Sanıyorum daha derinine girilse çok müthiş hikâyeler çıkacaktır.  Ama giderek o kişisel menkıbesini kaybediyor mekânlar.  Sembolik anlamda ifade etmek gerekirse “Her yer Ümraniye” diye tanımlayabiliriz. Gelenler gidenler, binalar, yollar, özgün bir doku yok ve özelliğini kaybeden mekânlarla karşı karşıyayız. Kişisel menkıbesi ya da şehrin kendi dokusu, kendi havası kalmıyor. Kişisel menkıbesi olmayan bir insanın filmi çekilmez. Şehirlerin de kişisel menkıbeleri olmalı yoksa bir özelliği yoktur. Onun için gidip arıyoruz, bir hikâyeye başlıyoruz bir şey bizi Sivas’a çekti ve hikâyeye Sivas’tan başladık. Burası Sivas diyebileceğimiz, burası Ümraniye değil dedirtebileceğimiz dokuyu bir şeylerin arasından çekip çıkarmaya ve kamerayla bunu bulmaya çalışıyoruz.

Peki bu şehrin filmi yapılabilir mi?

Filmi yaparken hikâyelerden yola çıkıyoruz, filme konu olan insanların bir hikâyesi var ve o hikâye bizi götürüyor. Bir şehrin filminin yapılabilmesi için de şehrin bir hikâyesinin ya da hikâyelerinin olması lazım. Artık şehirler hep birbirine benziyor ve kültür dokusunun mimariye yansımış yaşam alanlarına girmiş dokusunu pek fazla bulamıyorsunuz. Ama her şeye rağmen altını deştiğiniz zaman bir şeylere ulaşabiliyorsunuz. Bu da belgeselle olabilir, sinema daha çok yaşayan bir şey, belgeselde toprağı açarsınız bazen bir taş bulursunuz o ufacık bir şeydir ama onun üzerinde animasyon yapıp böyleydi böyle oldu diye anlatabilirsiniz. Ama sinema bir yaşam alanıdır hayatın birebir tekrarı gibidir, hikâyesini anlattığınız şeyin yaşıyor olması lazım.

Ve on beş yıl sonra tekrar Sivas’ta bulunuşunuzun sebebi hikmeti nedir?

Bizi bir rüzgâr attı buraya herhalde on beş yıl önce hissettiğimiz o rüzgâr. Televizyon için, bir dizi projesi için buradayız, diziyi çekmeye burada başladık. Bir boksör hikâyesi. “Pusat” diye bir boksörün hikâyesi.

Temelde bir boksör hikâyesi ama onun yanı sıra çevresi ve karakterleriyle bir kültür iklimi. Geriye doğru bu adam nerelidir, nereden gelir nereye gider diye düşünürken, Sivaslı olsun dedik. Sivas’ın müthiş bir ozan geleneği var Âşık Veysel’i herkes biliyor ama sadece Âşık Veysel çıkmamış Sivas’tan.  Bu anlamda dolu bir şehir. Sivas’ın kültürel dokusunu ve zenginliğini çok güzel anlatan insanlar var. Biz de sadece yumruk atan bir boksör değil, dostluğuyla ruhuyla çevresiyle, yanındaki ozanıyla ve aşkıyla bir hikâye anlatmak istedik. Sivas’tan başladı hikâyemiz ve ozanla birlikte İstanbul’a doğru yola çıkacaklar. Bu arada yeni öğrendiğim bir şey daha Sivas’ın Hafik ilçesinin Pusat diye bir köyü varmış. Aslında Pusat ismini severim, üniversite döneminde mahlasım Selim Pusat’tı. O dönemlerde yazdığım yazılarda bu mahlası kullanırdım. Pusat “Kuşanılmış zırh” demek biliyorsunuz. Mana olarak da bir yetenek kuşanmak, güzel ahlak kuşanmak gibi anlamları var. Anadolu’da kullanılır, babam manifaturacıydı ve eskiler pusatçı derlerdi. Bir atım var adı Pusat.

Sivas’tan gittikten sonra tekrar gelecek mi Pusat yoksa dönmemek üzere mi gidecek?

Zaman zaman gelecek tabi, bizim kahramanlarımız sıla-ı rahim yaparlar. Yapması da lazım bizim kahramanlarımız o terbiyeden geçmiş kahramanlardır.

Televizyon dizilerinizin ilki “Süper Baba”, sonra “Ekmek Teknesi” gibi bir aile dizisi klasiğine imza attınız. Sevimli, Anadolulu, huzur dolu dizilerdi bunlar. Sonra silahlar, mafya, uyuşturucu, hikâyeleri anlattınız. Nasıl oldu bu geçiş. Sinema hayatınızda popüler olanı ve para kazandıranı mı tercih ettiniz?

Sinema pahalı bir şey tabi zaman zaman para kaygısı güdülmektedir. Ama ben aksiyon da çeksem başka bir hikâye de çeksem arkasında bir temel fikir vardır. Temel bir fikre dayandır-maya çalışıyorum. Mesela aksiyon dediğiniz şeyin arkasında bir adalet talebi vardır. Bu da bizim kültürümüzün en belirgin özeliğidir. Türkü tarif et dersen nasıl tarif edilir. Her milletin öne çıkan özellikleri vardır. Türk milletinin de önce çıkan özelliği adil olması, adalet üzere yaşaması ve adaleti talep ediyor olmasıdır, böyle tarif etmek lazım. Her ne kadar şehirlerimiz gibi bunu da bugün kaybettiysek de. Arayışımız budur ve bu çalışmaları o yüzden yapıyoruz. Çünkü adaletin yükselmediği toplumlarda başka bir şey yükselmez. Bütün medeniyetlerin öncesinde, temelinde bir adalet yükselişi vardır. Adalet çökerken medeniyetler de çöker. Biz de onu aksiyonla süsleyerek anlatıyoruz. Ve çatışma başlıyor ondan sonra. Zaten sinemanın en temel öğesi de çatışmadır.

Son söz ?

Sivaslılar müthiş sıcakkanlılar, çok yardımseverler. Fazlasıyla memnun kaldık. Sağ olsunlar. Bizden desteğini esirgemeyen herkese teşekkür ediyoruz. Sivas’ın 800 yıldır gelen kültür dokusunu ve kimliğini yitirmemesi gerekiyor. Alevisiyle, Sünnisiyle, bütün değerleriyle korunması gerekiyor. Sivas çok büyük bir zenginlik bana göre. Sivas’ın kıymetini sadece Sivaslıların değil bütün Türkiye’nin bilmesi lazım. Toprak deyince Âşık Veysel geliyor aklımıza. Toprağı en güzel anlatan halk ozanı buradan çıkmıştır ve Cumhuriyetin temelleri de burada atılmıştır. Bu şehrin adına yakışır bir şekilde Sultanşehir ismiyle de bir dergi çıkarmışsınız. Teşekkür ediyorum çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Kaynak-Sultanşehir Dergisi

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunlarıda Okudular