header image
    Twitter yüklenirken lütfen bekleyiniz Osman Sınav Fan Twitter
Son Güncel Duyuruları Osman Sınav Twitter'dan Takip Edebilirsiniz!
7000'i aşkın Osman Sınav Fan Hayranları arasına katılmak için Tıklayınız!
Osman Sınav Fan Hayranları Facebook Sayfası için Tıklayınız!

Osman Sınav, 11 yıl önce çekmeyi planladığı Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikaye’sini beyaz perdeye aktardı. Senaryo üzerinde epey uğraşan Sınav, filmi bu kadar uzun sürede çekmesinin nedeninin titizlik olduğunu söylüyor. Ünlü yönetmen filmde kendi hikayesinden bir bölüme de yer veriyor. Osman Sınav’ın aynı zamanda henüz çekilmemiş bir Uzun Hikaye’si var.

Mustafa Kutlu ile tanışıklığınız ne zamana dayanıyor?

Mustafa abiyle uzun yıllardır tanışıyorum. Hikâyeciliğin yaşayan en önemli isimlerinden biri ve sinemaya da çok yakın duruyor. Metin Erksan’ın sinema notlarını kitap haline getirmiş bir sinemacı aynı zamanda. Pek çok senaryosu vardır. 1992 yılında Kapıları Açmak kitabını sinema filmi olarak çektim.

Neden Mustafa Kutlu?

Dünyasını seviyorum. Onda yaşadığım kültür iklimi, toprağın kokusu, büyüdüğüm yaşadığım iklimi buluyorum. Her şeyin bir toprağı vardır. Ben onun anlattıklarında kendi toprağımı buluyorum.

Uzun Hikâye kitabı sizin için ne anlam ifade ediyor?

Aslında ben Mustafa abinin pek çok kitabını sinemaya aktarmak istedim. Hala da istiyorum. Şu anda ‘Rüzgârlı Pazar’ı çalışıyorum. Ama o da ne zamana kısmet olur bilemiyorum. Filmde şöyle bir replik geçiyor; ‘Kitapların da bir kaderi vardır, dursunlar’ Kitaplar durduğu yerde durmaz aslında. Bir taraftan çalışır, demlenir. Senaryoların da bir kaderi vardır. Uzun Hikâye, beni diğerlerinden daha çok etkiliyor. Hayata dair hemen hemen her şey var içinde. Bugün biraz uzaklaştığımız üzerinde konuşmadığımız ve düşünmediğimiz ‘iyi insan’ var.

osmansinav_yenisafak

FİLMLERİMDE MESAJ VERMİYORUM DURUM ANLATIYORUM

Filmini çekmeye 11 yıl önce karar vermişsiniz. Neden bu kadar uzun sürdü?

Senaryosu birkaç defa el değiştirdi. Onun yanı sıra bütçe problemleri oldu. Dönem filmi pahalı bir iş… Şartların denk gelmesi gerekiyor. İki yıl önce projeyi Yiğit Güralp ile birlikte tekrar masaya yatırdık ve matematiğini oturtmaya çalıştık. Çalışma bir yıldan fazla sürdü. Mustafa Kutlu’nun hangi kitabını okursanız okuyun kendinizi film izlemiş gibi hissedersiniz. Biraz masalsı, biraz yalın, biraz sıradan. Hem çok yakın hissedersiniz hem de sanki öyle bir dünya hiç yokmuş sanırsınız.

Sinematografik oluşu film çekerken kolaylık olmuştur…

Tam tersi. Çünkü Mustafa Kutlu tam anlamıyla edebiyatçı… Bu sinema için bazen handikap olur. Sinema ve edebiyat farklı şeylerdir. Romanlar senaryolaştırmaya daha müsaittir. Ama hikâyeler öyle değil. Onun için senaryosunu yaparken dikkatli çalıştık.

Mustafa Kutlu senaryoyu gördü mü?

Hayır. Senaryoyu da filmi de görmedi.

Kendisinin yazdığı senaryolar var. Bu film için hikayeyi neden senaryolaştırmadı?

Artık o işlerden çok uzaklaştı. O yüzden düşünmedi.

O yazsaydı daha iyi olmaz mıydı?

Onu bilemeyiz. Mustafa Kutlu çok iyi senaryo yazar, ancak kendi eserini yaptığında ortaya nasıl bir şey çıkardı bilinmez. Sinema yapmak başka bir şey çünkü. Yönetmenin montajda filmine kıyamaması gibi. Çektiğiniz sahneleri seversiniz ve atmaya kıyamazsınız. 174 dakikadan 120 dakikaya indirmek benim için çok zor oldu.

11 yıl önce aklınıza gelen resimle şimdiki arasında fark var mı?

Hayır. Beni film yapmaya götüren fikir neyse onu izliyorum.

Filmdeki Ali hem Cuma namazına gidiyor hem de sosyalist olarak anılıyor. Film sanki ideolojilerin anlamını eleştiriyor…

Bu tabi ironik bir şeydir. Bütün ideolojiler Türk toplumunda bir kenar süsü gibi durmuştur. Biz de bunu söylemeye çalışıyoruz. Önce Türk toplumunu anlamak lazım. Bu toplumun yazılmamış, kuramlaştırılmamış, teorilere dökülmemiş başka bir ideolojisi var. Cemil Meriç, ‘İdeolojiler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir’ der. Türk insanına ve toplumuna bakmak gerekiyor. O yüzden Ali, ‘Haktan, eşitlikten, alınterinden yanayım ille de bir isim takacaksanız, sosyalistim’ diyor. Neden buna ihtiyaç duyuluyor? Bunun kaynağında Türk toplumunun son 200 yıllık değişimi ve batılılaşması, oradan bize gelenlerin ne kadar suni durduğu, ama kendi yolculuğumuzu ve modernizemizi oluşturamayışımız gibi sorunlar var.

Filmde ideoloji eleştirisi var…

Filmin ideoloji ile bir derdi yok. Uzun Hikâye’nin o ideolojik algılamaya eleştirisi var.

UZUN HİKAYE HER DEVRİN HİKAYESİ

Mesajı bu mu?

Mesaj vermek tabirini sinemacılar sevmez. Biz insanlara ait durum anlatırız. Filmleri mesaj kaygısıyla yapmayız. Hatta öyle filmleri sevmeyiz. Son zamanlarda üzerine düşündüğüm şey Allah’ın neden hikâye anlattığı. Dikkat ederseniz bütün kutsal kitaplarda hikâye anlatır. Sadece mesaj verseydi, buyruk yeterli olurdu. Yani hikâye anlatmak o kadar da hikayeden bir şey değil. Bu duyguyla film yapmak istiyorum. Sinema bir hal sanatıdır. Onun içinden insanlar kendine göre bir şey hisseder ve alır. Biz hem insanlara hem de kendimize ayna tutmuş oluyoruz.

Bugün hala bu derece adaletli, iyi, ve mutlu insanlar var mı?

Var. Doğru eserlerdeki haller her zaman için geçerlidir. Kalıcı eser olmasının ölçüsü budur. Eserler tıpkı kutsal kitaplar gibi zamansızdır. Kuran’da Lut Kavmi’nden bahsediliyorsa o bugün de vardır. Filmdeki otoriter devlet profili okul müdürü olarak sembolleştirilmişse aynısı bugün de var, yarın da olacaktır. Sadece şekil değiştirir. Sosyalist bir algı olmaz da başka bir şey olur.

Adalet bu durumdan nasıl etkileniyor?

Adalet arayışı hiç değişmiyor. Adalet bütün medeniyetleri kapsar. Medeniyetler adaletle yükselir, adaletsizlikle çöker. Uzun Hikâye her devrin hikâyesi. İnsanın hatırlamaya ihtiyacı var. Bugünü anlamlandırabilmek için geçmişi bilmek durumundayız. Yarını kurabilmek için geçmişten referans alırsınız. Referans noktaları değişmez.

Filme gelen ilk tepki ne oldu?

İnsanlar ‘iyi’ demeyi çok özlemişler. Aşka dair olanı yeniden keşfediyorlar. ‘Hayatımızda böyle sevgiler var mıydı’ diye insanlar sorguluyor artık. Aşkta bile insanlar kuşku ve kaygıyla hareket ediyor. Kimse birbirine güvenmiyor. Kaskatı olmuşuz. Bu hikaye insanların yüreklerini yumuşattı belki de.

Filmi izleyenler daha çok gülüyor mu yoksa ağlıyor mu?

Çok ağlayan var. Samimiyetin burada çok önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum. Film zaten bunu yapar. Daha önce bildiğimiz ama hissetmediğimiz duyguları ortaya çıkarır. Biz o duyguyla kendi hayatımıza döneriz. Sinema ve edebiyat bunun için var.

Samimiyet?

Son yıllarda baktığımda samimiyet eksikliği görüyorum. Ondan çok uzaklaştık. Dünyada Türkiye’de, hayatın tüm alanında var ve bu hayatı zorlaştıran bir şey. Biraz samimi olursak yaşamımız daha kolay olacak. En basitinden biriyle aranızda bir problem varsa buna sevgi ve hoşgörü ile yaklaşırsanız, problemin yüzde ellisini çözmüş olursunuz. Bunun yüzde ellisi samimiyettir.

Siz aslında bu filmle iyilerin ve kötülerin olduğu bir masal mı anlatıyorsunuz?

Ayaklarımız çamurun içine battığı için mi insanlar böyle geliyor? Bunu bilemiyorum. Masalları unuttuk mu? Dinlediğimiz şarkılar çok mu kavga ediyor? Bana normal geliyor. Tabi ki masalsı bir yönü var. Bunun insanlar tarafından fark edilmesini istedim. Fakat bu karakterleri ikonlaştırmadım. Bir film yapıyorsanız onun rol model oluşturması ve hayatımıza ışık tutması gerekiyor. Duvarın arkasında neler olduğunu anlamak için film izleriz. Bize ufukta ne olduğunu gösterebilmeli. Işığın nereden geldiğini görebilmeliyim. Hayata, insanlara umut vermeli. Ben bunu yapmaya çalıştım. Hayattan kopartıp gerçeklikten uzaklaştırmak istemiyorum. Aksine hayatımızda böyle insanlar olmalı demek istiyorum.

HAYATIMI ALİ’NİNKİNE BENZETİYORUM

Aidiyet dönemi bitti mi sizce?

Çok azaldı. 1980′den bu yana 32 yıl geçmiş. Ülkücü olmam hala neden merak ediliyor anlamıyorum. Her röportaj da bu soru sorulur. Sanki cüzzamlıyım. Filmdeki Bulgarlı Ali gibiyim, ideolojim ismimden önce gidiyor. Kendi hayatımı Ali’ninkine çok benzetiyorum.

Nasıl?

O yıllardaki birçok şeyi yaşadım. Mesela savcının, kızının okuduğu kitaba verdiği tepki. Savcı Dostoyevski’nin kitabına bakıp ‘Rus bu ya’ diyor. Mustafa Kutlu’nun kitabında böyle bir şey yazmıyor. O benim yaşadığım bir olay. Ben Dostoyevski’yi orta üçüncü sınıfta okumaya başladım. Parasız yatılı okuyordum. 12 Mart’ta okul yurdunu polis bastı. Adam okuduğum kitaplara baktı. İçinde dini kitaplar da vardı. Bir tarafta Kur’an, diğer tarafta Dostoyevski’nin Suç ve Ceza kitabı vardı. Onu eline alıp ‘Rus bu ya’ demişti. Ben de ‘dünya klasiklerinden’ dedim.

Tutuklandınız mı?

Bir şey olmadı. Adam beni götürecekti fakat delil bulamadı. Rus romanlarının yanında din kitapları da olduğu için kafası karıştı. Bir şey de yapamadı. İdeolojik algı bu manzarayı oluşturuyor. İlla bir rütbenizin olması gerekmiyor. Sadece ideoloji sahibiyseniz onun polisi olursunuz. Ben ne, polis, ne hâkim, ne savcı, ne yargıç, ne de politikacı olurum. Ben sinemacıyım.

Ülkücü gömleğimi çıkarıp attım

Mustafa Kutlu kimilerine göre ‘muhafazakâr’ bir kalem. Bunun üzerinden dışlayan bir çevre oldu mu?

Sizin muhafazakâr tanımınız da dâhil olmak üzere sosyalizm, komünizm gibi tanımlar kamplaşmanın dili. Mustafa Kutlu dünya edebiyatında aslan gibi yerini alabilecek, duyarlı, insana dair varoluş biçimlerini keşfetmiş, kendi toprağını ve iklimini doğru analiz eden bir edebiyatçı. Kim diyor muhafazakâr diye? Bu cümlenin anlamı ne?

Siz bu tarz bir ayrımcılığa maruz kaldınız mı?

Kaldığım oldu. Bir gün arkadaşım benimle röportaj yapmak için ofisime geldi. Çok gergin bir tavırla bana, ‘Röportaja başlamadan önce size bir şey söyleyeceğim. Ben devrimciyim’ dedi. Ben de ‘Çok güzel problem ne?’ diye sordum. Ardından ‘Fakat siz faşistsiniz’ dedi. ‘Öyle değilim fakat sen öyle demek istiyorsan söyleyebilirsin. Sen tutucusun. Ben senden daha devrimciyim. Sen konuşmaya başlarken ideolojinin altını çizip yerimizi bilelim diyorsan çok gerici bir adamsın’ dedim. Bu filmde her ne kadar güncel olmasa da bugüne dair bir takım çıkarımlar yapılabilecek bu tarz bir duşla kamplaşmanın ne kadar komik bir şey olduğunu anlattım. Hikâye 1960 yılında geçse bile bu tarz insanlar her zaman vardır. Belki de onlar anlam arayışımızın tetikçileridir.

İlham veriyorlar yani…

Öyle tabi onlara da kızmamak lazım…

SANATIN İDEOLOJİYE İHTİYACI YOKTUR

Siz ülkücü bir alt yapıdan geliyorsunuz. Şu anda hiç bir ideoloji ait olmadığınızı söylüyorsunuz…

O günlerde yine yaşasam yine aynı kararları verirdim. Ben bir sanatçıyım. Benim sanatçı olarak ideolojik algıların dar kalıplarına sıkışıp kalmak istemiyorum. Sanatın ideolojiye ihtiyacı yoktur, ideolojinin sanata ihtiyacı vardır. İdeolojiler kendilerini pazarlamak için sanattan destek isterler. Sinema da bunun için en önemli araçlardan biridir. Bunun farkına vardım. Benim geniş perspektiften bakıp esas yolculuğa çıkmam, sanat yoluyla varoluş ve yaratılış meselesine doğru bir yolculuk yapmam lazım.

Peki kopuş nasıl gerçekleşti?

1980 sonrası biz devrimci ve ülkücüler baktık ki şişirilmiş birer renkli balonuz ve teker teker patlatılıyoruz. Cemil Meriç’in söylediği ‘İdeolojiler zihinlerimize giydirilmiş deli gömlekleridir’ sözünü o zaman anladım. İdeoloji üzerimden bir gömlek gibi çıkarıp attım. Ama bu benim vatan sevgimi veya Türk olmakla ilgili duyduğum mutluluğu değiştirmedi. Sorumluluklarım hala aynı. Hatta şimdi daha da fazla sorumluluk sahibiyim. Zaten o dönemde ideoloji askere gitmek gibi bir şeydi. Herkes bir kampa aitti.

Kenan’ı oynatmaya 11 yıl önce karar verdim

Kenan İmirzalıoğlu’nu siz keşfettiniz. Onun kariyer yolculuğunu nasıl buluyorsunuz?

Çok doğru bir yolculuk yapıyor. Hem star olmak hem de iyi oyuncu olmak kolay değil. Starlık ve oyunculuk ayrı şeyler. Starlıkta her zaman gündemde durmanız gerekir. Oyunculuk için içsel bir yolculuk yapmanız gerekiyor. Kenan ikisini çok dengeli yürütüyor. Uzun Hikâye onun oyunculuğunun zirvesi.

Uzun Hikâye filmi için başka bir başrol oyuncusu düşündünüz mü?

Hep Kenan’ın oynamasını istiyordum. 11 yıl önce kitabını okuduktan sonra film yapmak istedim. İlk paylaştığım insanlardan birisi Kenan’dı. Biz o zamanlar Deli Yürek’i yapıyorduk.

Kaynak – Yeni Şafaka Gazetesi KÜBRA&BÜŞRA İLE İKİDE BİR |

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunlarıda Okudular