header image
    Twitter yüklenirken lütfen bekleyiniz Osman Sınav Fan Twitter
Son Güncel Duyuruları Osman Sınav Twitter'dan Takip Edebilirsiniz!
7000'i aşkın Osman Sınav Fan Hayranları arasına katılmak için Tıklayınız!
Osman Sınav Fan Hayranları Facebook Sayfası için Tıklayınız!

Pars Kiraz Operasyonu’nun senaristlerinden Aybars Bora Kahyaoğlu, Columbia College Chicago’da yönetmenlik eğitimi aldıktan sonra, bazı haber kanallarında yönetmenlik ve simultane tercümanlık görevlerinde bulundu. Necip Fazıl Kısakürek belgeselini çekmek için tekrar asıl mesleğine dönen yönetmen, belgeselde yaşadığı bazı problemlerden sonra Türkiye’deki mevcut sektörde çalışmaktan vazgeçip tekrar Amerika’ya yerleşmeye karar vermiştir. Ancak Osman Sınav’ın kendisini ikna etmesi üzerine Türkiye’de kalmaya karar veren Kahyaoğlu, Acı Hayat ile başlayan senaristlik kariyerini, 2007’de yılın filmi olarak gösterilen Pars’ın basamaklarına kadar taşımıştır. Yakın zamanda adından sıkça bahsettirecek Aybars Bora Kahyaoğlu, kendisi ve Pars Kiraz Operasyonu hakkında ekibimizin yönelttiği soruları yanıtladı.

Pars Kiraz Operasyonu’ndan birazcık bahseder misiniz? Önümüzdeki ay sonunda filmi izlemeyi düşünen sinemaseverler için, neler söyleyebilirsiniz?

Pars Kiraz Operasyonu, okullara uzanan uyuşturucu sorunuyla, bu piramidinin en tepesindeki uyuşturucu baronları arasında gidip gelen bir hikaye. Okuldan baronlara giden bir hikaye olması, işin en zor kısmıydı. En uçtaki en basit tüketiciden, en tepedeki adama gitmek oldukça çok zor. Onu da kişisel bir hikayeyle bağladık. Narkotik polisinin, uyuşturucuya kendi ailesinden bir takım kurbanlar vermesi ve kendi kişisel hikayesinin daha sonra peşinden yürüdüğü bir davayla birleşmesi, hikayenin daha da kişisel bir hale gelmesini sağladı. Pars aslında Osman Sınav’ın da söylediği gibi bir marka. Bunun devamını da yapmak istiyor. İkincisi, üçüncüsü veya dördüncüsü olacaktır.

Tabii ki herkes kendi içinde bulunduğu filme sahip çıkacaktır. Ancak sinemaseverler için şunu söyleyebilirim ki, gerçekten bundan sonra yapılacak filmlerde bir takım standartları değiştirebilecek bir film. Burada belli unsurlar var. Zaten Türkiye’de aksiyon filmi çok az çekiliyor. Ben her yerde açık açık söylüyorum. Şu anda Osman Sınav’dan başka Türkiye’de aksiyon çekebilen bir yönetmeni isimlendiremiyorum. Çok iyi yönetmenler olabilir, iyi filmler de çekiliyordur mutlaka. Ama gerçekten aksiyon filmi çekebilen yönetmen yok. Aksiyon filminde yön duygusu çok önemlidir. Hareketi takip edebilmeniz lazım. Hocanın çok iyi yön duygusu var. O kafasında bağlıyor, ondan sonra çekiyor. Yani Deli Yürek Bumerang Cehennemi’nde yada diğer televizyon dizilerinde de mutlaka görünüyordur. Aksiyon akıyor ve aktığı yönde belli. Ama benim takip ettiğim diğer filmlerin yönetmenlerinde, bir yön duygusu kaybı var. Nereye gittiği belirsiz kalıyor ve doyurucu aksiyon sahneleri çekilemiyor. Ciddiye almadığınız zaman kötü bir şey çıkarsa, biz zaten komedi yapıyoruz diyip işin içinden kurtulursunuz. O anlamda aksiyon filminin çekimlerinin farkı olduğu gibi senaryosu da farklı. Türkiye’de ciddi anlamda bir polisiye çekilmedi. Biz hep Amerikan filmlerini seyrediyoruz. Oradan bir takım tiplemeler, klişeler kafamızda vardır ama önemli olan bizim polisimizin aksiyonu. Mesela görüntü yönetmenimiz yabancı. Osman Sınav’la da çok iyi bir iletişim sağladılar. Hem rejisiyle, hem görüntü kalitesiyle bir takım standartları Türkiye’de çok zorlayacak. Şimdi bakanlar diyorlar ki “bu biraz karanlık değil mi?” Daha renk düzenlemeleri yapılmadı ama Türk filmlerinde genelde her şey aydınlatılıyor. Onlar da iyi kullanıldı. Bence çok keyifli ama hem insanın yüreğini burkan, hem de çok iyi aksiyon verebilecek bir film diye düşünüyorum.

Neden Kiraz Operasyonu?

Kiraz Operasyonu bunun alt ismi. Bir sonraki film olursa inşallah armutta olur, güneşte olur. Çünkü her operasyona bir isim veriliyor. Zaten film seyredildiğinde, neden Kiraz Operasyonu olduğu ve bunun ne anlama geldiği, neyi nereye bağladığı çok açık bir şekilde görünecektir. Mutlaka seyircinin kafasında oturacaktır.

Osman Sınav’la çalışmak nasıl bir duygu?

Hocayla çalışmak hem çok zor, hem çok kolay. Bir kere Osman Sınav tam bir beyefendi. Bu çok önemli bir şey. Gençsiniz, bir takım yeteneklerinizi geliştirmek istiyorsunuz. İyi işler yapmak istiyorsunuz ve sizin ustanız size kötü ve sabırsız davranırsa, sizi motive etmezse o işi iyi yapamazsınız. Zaten hoca diyoruz biz Osman Sınav’a. İyi bir şey çıkması için çok sabrediyor. Çok güveniyor, inanıyor. Bu insanı çok fazla motive ediyor. Bildiğini sakınmıyor. Anlatıyor, izah ediyor. Yeteneğiniz vardır, bir şeyler yapabiliyorsunuzdur ama, bu yeteneğinizi işleyen birileri veya onu kullanabilen biri yoktur. Bu durumun da hiçbir anlamı olmaz. Bu yönde çok keyifli. İyi ve zor tarafı ise çok muazzam derecede titizdir. Zaten başarısı buradan kaynaklanıyor. Onun için hocayla çalışmak çok zor. Saatlerce uykusuz, aç ve susuz kalmayı göze alıp çalışacaksınız ve onun söylediğine inanıp, çalışmak gerekiyor. Zor şeyler istiyor. Ama bittiği zaman da iyi bir şey ortaya çıkıyor. Ben bu ülkeyi terk etmek üzereyken, Osman Sınav benim bu ülkede kalmamı, bu işi tekrar yapabilmemi ve bu işte yol almamı sağlamıştır. Tek kelimeyle ifade edilmiyor ama gerçekten beyefendiliğiyle, işini çok iyi bilmesiyle, sabrıyla ve toleransıyla süper bir insan.

Pars senaryosunun yazım aşaması nasıl gerçekleşti. Osman Sınav’ın senaryoya diyalog bazında katkıları oluyor mu yoksa yalnızca hikaye bazında mı yardımcı oluyor?

Osman Bey zaten bir narkotik hikayesi yapmak istediğini söylüyordu. Bunun kabaca çerçevesini de dile getiriyordu. Ben bu çerçeveyi bildiğim için, o çerçeveye bir taban oluşturabilecek hikaye çalıştım. Ondan sonra bu hikayeyi ona gösterdim. O da “tamam böyle bir şeyden yola çıkabiliriz” dedi. Sonra hikayeyi Osman Sınav’ın vizyonuyla beraber geliştirdik. Bu süreçte narkotikte araştırmalarımız oldu. Danışmanımız Zafer Ercan ve Narkotik müdürü Tufan Bey’in o anlamda konu ve araştırmayla ilgili çok büyük katkıları oldu. Hikayeyi o şekilde geliştirdik. Hikayeyi ayrıntılarıyla geliştirdikten sonra, ilk yazım dediğimiz bir first draft çalışmasını yaptım. Sapanca da dağda bir yerde kapanıp birinci yazımı yaptım. Onun arkasından bu sefer hocayla beraber Bördübet’te bir orman evinde gayet sessiz, sakin, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde 10 gün boyunca kapandık. Gece gündüz tek tek senaryonun üstünden geçtik. Değişikliklerimizi yaptık ve senaryoyu tamamladık. Hocanın senaryoya diyalog bazında katkıları oluyor tabii ki. Gerek diyalog, gerek hikaye olsun her alanda mutlaka Osman Sınav’ın dokunuşu oluyor. Osman Bey yaptığı filmin her aşamasında bulunan ve takip eden bir yönetmen ve yapımcı.

Ön hazırlık sürecinde neler yaptınız? Hangi kaynaklara başvurdunuz?

Narkotik polisleriyle ilgili ciddi bir araştırma yapıldı. Narkotik seçilmesinin nedenlerinden biri de, narkotik polislerinin diğer polislerden daha farklı ve renkli kişiliklere sahip olması. Çok fazla sokağa indikleri ve kimlikleri gizli olduğu için rahatlar. Bu yüzden daha iyi hikaye üretebiliyorlar. Kaynak olarak gazeteler ve haberleri takip ettik.

Aksiyon sahnelerinin bugüne kadar çekilmiş filmler arasında çok üst bir noktada olduğu konuşuluyor. Bu kadar büyük bir bütçeyi göze alıp, başarısızlığa uğrama ihtimali sizi korkutmuyor mu?

Bu sorunun muhatabı aslında ben değilim çünkü parayı ben vermiyorum. Senaristin bir lüksüde o. Yazıyorsunuz, ondan sonra onlarca insan bunun için uğraşıyor, paralar harcanıyor. Osman Bey ne düşünür bilmiyorum ama ben onun ne düşündüğünü tahmin ettiğim zaman “hoca başarısızlıktan korkmaz” diyorum. Korksaydı girilmeyecek pek çok projeye girmezdi. Osman Sınav’ın girdiği projeler, zaten kolay kolay herkesin göze alamadığı “nasıl yapılacak bu” diye soru işaretlerinin olduğu projelerdir. Bu anlamda benim tanıdığım Osman Sınav korkmaz. O yüzden böyle bir ihtimalin onu korkuttuğunu zannetmiyorum. Korkarsa bir tek şeyden korkar. O da yaptığı filmi kendisinin beğenmemesinden. Yaptığı filmden kendisi memnunsa olay bitmiştir. Zaten aksiyon filmi dediğiniz zaman Türkiye’de ciddi bir bütçeye girmiş oluyorsunuz. Osman Sınav zaten bunu kabul edip bu bütçeye giren, ama sektörün standartlarını da yukarı çekmek isteyen biri. Türkiye’deki ekipler ciddi aksiyon sahneleri çekme konusunda çok tecrübeli değil. O bu parayı yatırıyor. Rejinin başında duruyor. O setteki 100 kişi aksiyon çekmeyi öğreniyor, tecrübe kazanıyor. Osman Sınav’da bundan çok mutlu oluyor. “Bak şimdi ne güzel bir dahaki filmde daha iyi olacaklar” diyor. Yaptığı film için harcadığı paranın, sektörün geneline yada altında çalışan ekiplerin katkısına da bakıyor. O yüzden bu işlere korkmadan girer. Benim gördüğüm Osman Sınav şunu biliyor. En altından en üstüne kadar bütün ekipler iyi bir iş çıkarırsa, bu konuda tecrübe kazanırsa, bunun hem sektöre faydası olacak, hem de daha sonra yapacağı filmlere katkısı artacak. O yüzden yapım olanaklarını hiç esirgemez. En iyisi neyse onun yapılmasını ister. Hatta şunu bile söyleyebilirim. Ben daha tedbirli bir karakterimdir. Ben Osman Sınav’dan biraz korkmamayı da öğrenmeye çalışıyorum. O kadar korkmadan giden biri yani.

Teaser’da yayınlanan görüntülerin yanı sıra, prodüksiyon bilgilerinde de “takip sahnesi” olarak ifade edilen sahnelerde Matrix Reloaded’dan esinlenmeler olduğunu söyleyebilir miyiz?

Filmlerde bazı klişeler vardır. Belli türlerde bundan kurtulamazsınız. Yani bir aksiyon filmi seyrettiğiniz zaman mutlaka orada bir araba takip sahnesi yada kaza sahnesi vardır. Türkiye’de bunu çok fazla söylemek mümkün değil ama bir Amerikan sinemasında seyrettiğiniz her aksiyon filminde, bir araba bir arabayı takip eder. İyi adam kötü adamı kovalar. Kötü adam tam iyi adamı öldürecekken bir şey olur, iyi adam son bir hamle yapar kötüyü aşağıya alır. Her film türünün kendine özgü klasikleri vardır. Fark ise bu klişeleri nasıl çektiğinizde ortaya çıkıyor. Ben size takip sahnesi olan 100 tane film sayarım. Hatta 1927 yılında Buster Keaton’ın, sessiz film olarak çektiği General filminde tren takip sahnesi vardır. Çok fazla yapılmamış muazzam bir şeydir. Sessiz filmde adam bir trenle öbür treni takip ediyor ve bir trenin ucundan öbür trene atlıyor. Bu yüzden bu türe girdiğinizde, böyle şeyler oluyor. Türkiye’de de çok fazla araba takibi çekilmediği için, zaten her yerde çekilen bir takım şeyi bu türün içine koymak bir gereklilik oluyor. Ayrıca narkotikte takip, işin doğasında var. Yani bir yer geliyor takip ediyorsunuz. Artık eminsiniz mal şurada diyip onu takip edip o malı alacaksınız. Burada da tır söz konusu olduğundan, tırı da ara sokaklara sokamayacağınız için bu sahnenin otobanda olması gerekiyordu. Ayrıca bir takip sahnesi yapacağınız zaman kontrollü bir trafik gerekiyor. İstanbul’un trafiği felaket. Kontrollü trafik için boş bir yol bulmanız lazım. Daha trafiğin az olduğu ve geniş bir yol bulmanız lazım. Yoksa gerçekten baktığınız zaman bu tür takip sahneleri, bir çok filmde ortaya çıkıyor. Ama kiminde rengi, kiminde açısı değişik olur. Kiminde ise hikayeye yaptığı hizmet farklı olur. Sonuç olarak Matrix Reloaded’dan esinlenme değil de, aksiyon türünden esinlenme ve gereklilik olduğunu söyleyebilirim.

Oyuncu kadrosunda çok fazla tanınmış oyuncunun olmaması, izleyici çekmesi açısından büyük risk değil mi?

Bu da yapımcının ve yönetmenin aldığı bir risktir. Tabii bizim yönetmen ve yapımcımız aynı kişi. Osman Sınav’ın bu soruya cevap vermesi daha doğru olur. Cast seçiminde fikrimizi söylesek bile son karar en nihayetinde yönetmen ve yapımcınındır. Hoca demek ki bunu çok büyük bir risk olarak görmüyor ve o seçimlerin doğru olduğuna inanıyor.

Pars’ın en başından itibaren dört filmlik bir seri olduğunu biliyoruz. Diğer üç film için kısaca neler söyleyebilirsiniz? Tüm seri, uyuşturucu dünyasını mı yansıtacak?

Üç filmlik mi yoksa dört filmlik bir seri mi olur açıkçası emin değilim. Hoca bunu genellikle dört film olarak koyuyor. Demek ki kafasındaki vizyon o. Ama onunla ilgili kısaca şunu söyleyebilirim. Biz buna Türkiye’den başladık. Türkiye uyuşturucu da önemli bir köprü. Tamamen Türkiye’de geçen bir hikaye. Tabii ki yurtdışında olan bazı sahneler var ama hikayenin tabanı burası. Şimdi biz önümüzdeki projelerde biraz bunu genişletmeyi düşünüyoruz. Belki bir sonraki Pars olursa inşallah biraz daha Avrupa ayağına kayan bir şey olur. Belki üçüncüsünde Amerika yada bir başka ülke olabilir. Yani biraz daha uluslararası mekanlarda geçen, yine Türkiye ile bağlantılı ama uyuşturucunun da uluslararası ağına yayılan ve tamamlandığında uyuşturucunun, bütün uluslararası ayaklarını gösterebilmiş olan bir seri olması, burada çizilen en esas vizyon.

Uyuşturucu dünyasından rant elde edenlerin, olası baskıları sizi endişelendiriyor mu?

Valla hoca oluktan sonra beni hiçbir baskı endişelendirmiyor açıkçası. Çünkü Osman Sınav, yaptığı işin arkasında duran, hiçbir baskı karşısında da yaptığı hikayeden taviz veren biri değil. O yüzden bir endişemiz yok.

Filmden gişe beklentiniz ne oranda?

Osman Sınav’ın belli bir seyirci kitlesi olduğuna inanıyorum. Yani bununda bir rakamı var. Ben bu rakamı telaffuz etmek istemiyorum ama kafamda bir rakam var. Buda zaten pek çok iyi filmin, bir sürü promosyonla ve reklamla elde etmeye çalıştığı ve çoğu zamanda edemediği bir rakam aslında. Osman Sınavı takip eden o seyirci kitlesinin, zaten bu filme gerekli desteği vereceğine inanıyorum. Ama bahsettiğimiz özelliklerinden dolayı da, belki Osman Sınav’ı çok iyi tanımayan veya daha önceki filmlerinde yaptıklarını çok fazla takip etmemiş insanlarda olabilir. Ama onlarda da çok ciddi bir merak uyandıracağına, sinemaya çekeceğine inanıyorum. Siz görüntüsünden, sesinden, rejisine kadar böyle bir üst kalite yakalayabiliyorsanız, insanlar da bunu görmek isteyeceklerdir. Birde bu sene ciddi bir Türk filmi bolluğu var. Maalesef her anlamda kalitesiz bir sürü yapım var. Belki geç çıkıyor gibi düşünülebilir. Yani “niye ara tatilde çıkmadı” diyenler vardır. Ama Mart sonunda çıkacak olmasının, bu açıdan da avantajı olacaktır diye düşünüyorum. Seyirci iyi bir film görmek istiyor ama bu sene çok fazla iyi bir film göremedi. Öyle bir açlık var ve Pars’ta onu doyuracaktır..

En son hangi filme gittiniz?

En son oğlumu Neşeli Ayaklar’a götürdüm. Ama bu iyi bir cevap değil herhalde. Daha öncesinde Deja Vu’ya gittim.

Yine uzun süre Sinegraf bünyesinde yer alan Mustafa Şevki Doğan’ın Son Osmanlı Yandım Ali filmine gittiniz mi?

Evet galasındaydım. Tabii şimdi Mustafa Şevki Doğan’ı tanıdığımız için, insan ister istemez bir rejisine bakıyor. Yani işin içinde olduğunuz zaman, parçalayarak bakabiliyorsunuz. Reji, senaryo ve kurgunun bazen bir tarafı iyi oluyor, bir tarafı aksıyor. Bence rejide gayet iyi bir iş çıkarmış Mustafa Şevki Doğan. Reji açısından böyle bir aksama yada hata görmedim kesinlikle. Ama senaryo ve süre olarak başlayamadı ve bitemedi. Hikayeye bir türlü giremedik. Yine bir hava yakalanmış. Reji de o açığı iyi kapatmış. O yüzden belli bir beğeni toplayacaktır.

Birazda kendiniz hakkında bilgi verir misiniz? Neden sinemayı seçtiniz?

Aslında ben Amerika’ya finans okumak için oraya babam tarafından gönderildim. Belli bir dönem ondan destek aldım ama lise yıllarında Genco Erkal’la 2 yıl tiyatro çalışması olmuştu. Tiyatronun çok içindeydim. Keşanlı Ali’nin oyununda oynadım. Birebir Genco Erkal yönetmişti. Yarı zamanlı konservatuarda okudum, müzik eğitimi aldım. Yani hep böyle sanat dediğimiz şeylerin köşesinden geçtim. Birde ben tek çocuğum. Annem babamda fazla çalışıyordu. Biz tam 80’lerin çocuğu olduğumuz için o dönemde video furyası vardır. Babam sürekli eve kaset yığardı. Kendisi seyretmezdi ama ben tek çocuk, bütün gün film seyrediyordum. Özel bir dünya oluştu benim için. Sonra bizim dönemimizde de yine öyle bir furya vardı. Yani herkes işletme okuyordu. Sonra oturdum babamla konuştum. Sinema tiyatro ve müziği toplayan bir sanat. Benim annem de Türk dili uzmanıdır, edebiyatçıdır. Oradan da yazma ve okumayla sürekli haşır neşirlik var. Sinema’da müzik, oyun, drama, yazı ve ritim duygusu olduğundan hepsini topluyor. Klasik hikayenin dışında babam beni destekledi karşı çıkmadı sağolsun. Sinemaya da öyle girdik.

Hocalarınız kimlerdi?

Şimdi bizim Columbia College Chicago okulu Türkiye’de çok fazla bilinmez. Yavaş yavaş ismi çıkıyor ama Amerika’da aslında iyi bilinen bir okul. Bizim hocalarımız arasında Chicago’da yaşayan ve sektörde bulunan pek çok kişi vardı. Birde bizim seminerlerimiz olurdu. Mesela Usual Suspects’in senaristi gelir size 5 saat seminer verirdi. Yada okulun 2 sokak aşağısında The Jackal çekiliyordur. Bizim okulda notları iyi olan öğrencilerin pass kartları vardı. Sete gözlemci olarak girebiliyorduk. O sayede Julia Roberts’ın En İyi Arkadaşım Evleniyor yada Çakal gibi bir sürü filmlerin şehir içindeki kurulan setlerinde bulundum. Chicago’nun soğuk olduğu zamanlarda – 20 25 derece olduğundan biz 2 arkadaş kahveleri alır, battaniyeleri sarıp, izlerdik. Ben hâla orda gördüklerimden yiyorum. Çünkü dışında durduğunuz zaman her şeyi görebiliyorsunuz. Arada “hadi gel bu kabloyu tut, şu ışığa gel yardım et” diye kıyakta yapıyorlardı. Yani çok güzel bir ortam vardı orada.

Niçin uzun yıllar herkesin hayal ettiği bir yerde sinema okumanıza rağmen, bu sektörde çok fazla yer almadınız.

Bu sektörün durumu malum. Sektöre girmek çok zor. Hocayla orada da vizyonumuz uyuştuğu için, beraber rahat çalışıyoruz diye düşünüyorum. Benim acelem yok. Yani çok para kazanayım, meşhur olayım diye ben bu işi yapmıyorum. Önemli olan bu işi öğrenebilmek, iyi yapabilmek ve bir sonraki aşamasında gerçekten bu işi yapanlara öğretebilmek. Şimdi işi iyi yapmak istiyorsanız acele etmenize gerçekten gerek yok. Gidip paldır küldür “hadi hurra film yapalım” yerine öğrenmek, ona vakit ayırmak istiyorum. Bir insan Türkiye’de kaç film yapabilir ki zaten? 1-2 tane iyi iş çıkarsam, Allah’ta ömür verse ne mutlu. Güzel işlerin kenarında bile bir adın olsa önemlidir. Kendi açımdan en mutluluk verici tarafta, benim Amerika’da beraber okuduğum arkadaşlarımın bu işi yapamayıp gidip garsonluk, araba kiralama gibi şirketlerde çalışması. Şimdi onlara çok garip geliyor ben İstanbul’dan Osman Sınav’la kalkıp Hollywood’a gidiyorum. Adamlar “kardeşim sen İstanbul’a gidiyorsun ve bizim giremediğimiz yerlere oradan gelip giriyorsun” diye soruyorlar. Bu işte en mutluluk verici şey, bu işi yapabiliyorsunuz, geçiminizi bundan sağlayabiliyorsunuz ve başınızda çok iyi bir usta var daha ne isterim ki? Bu çok yeterli bir şey. O öğrenme sürecini geçmek için de, böyle yavaş yavaş devam ediyoruz, elimizden geldiği kadar yapmaya çalışıyoruz.

Günümüz Türk Sineması hakkında ne düşünüyorsunuz? Kalitesi ve bütçesi çok düşük olan bazı filmlerin iyi bir gişe hasılatı elde edip, büyük emek ve paralar harcanan filmlerin gişe yapmaması sizi endişelendirmiyor mu?

Endişelendiriyor tabi endişelendirmez mi. Bazı şeyler acele ve ticari yapılıyor. Sinegraf bir yapım şirketi. Osman Sınav istese gelir, 5 film yaptırır bir sürü dizi çektirir. Ama hoca seçiyor. Seçici olmak çok önemli. Yani bir işi yapmak için değerlendiriyor. Ama bugün büyük firmaları düşünmek lazım. Türkiye’deki önemli değişimde şuradan kaynaklanıyor. Türkiye’de dağıtım firmaları vardı. Yurtdışından yabancı film satın alıyorlardı, getiriyorlardı burada satıyorlardı ve bundan para kazanıyorlardı. Bu dağıtım firmalarında büyük bir para birikimi oldu ve dediler ki: “Kardeşim gidip oradan film alıyoruz buraya getirip satıyoruz. Kendimizde yapalım ne olacak. Yok mu şöyle projesi olan üç beş arkadaş. Getir sana verelim 300 – 500. Yap işte sürelim vizyona ne olacak ki yani.” Kısacası dağıtım firmaları prodüksiyona girdiler ve sonuçta bu firmalar kreatif firmalar değildir. Dolayısıyla o parayı kullanmak için, bir sürü projesi olan insanlara paralar akıttılar. Çok ucuza ve kalitesiz yapımların gişede hasılat yapmasını ise anlayamıyorum. Biz seyirciyi anlamıyoruz herhalde. İyi örnek çıkmaması da yapımcının âhlakıyla ilgili bir şey. Yani iyi filmler çıkarsa aslında, seyirci seçmeyi öğrenecek. Biraz bura da yapımcılarında dikkatli olması lazım. Yani “tamam bundan para kazanıyoruz ama ben burada ne anlatıyorum veya bu iyi bir film mi” tarzında kendini sorgulayan bir ahlâk herkeste yok. O yüzden durum endişe verici.

Haber kanallarında tercümanlık yaptığınız dönemlerde George Bush’un canlı konuşması sırasında öksürmesini bile aynen yansıtarak bu işi ne denli profesyonelce yaptığınızı ortaya koymuşsunuz. Bu eğiliminizin kaynağı nedir?

Ben TV8, CNN Türk, NTV’de editörlük yaptım. O dönemlerde 3 tane savaş ve içerde krizler oldu. Bu savaşlar sırasında yabancı kaynaklı canlı bağlantılar yapılıyordu. Bizde bunun için simultane tercümanlar tutmuştuk. Ama işlerini çok kötü yapıyorlardı, bir türlü toparlayamıyorlardı. Bende uzun dönem yurtdışında kaldığım ve dile de merakım olduğu için bu işe başladım. Aslında tercümanlara sinirlendiğim için haber müdüründen izin alıp, yayın odasına bir anda girip kulaklığı takarak tercüme yapmaya başladım. Başlayışta o başlayış.

Pars yüzünden Acı Hayat’tan ayrıldığınızı söylemiştiniz ancak senaryo yazım aşaması zaten yazın gerçekleşmedi mi? Yoksa çekim sürecine de doğrudan vakit ayırdığınız için mi ayrıldınız?

Acı Hayat benimle beraber 23.Bölüm’de bitti. Acı Hayat devam ederken Pars’ın hikayesinin geliştirme çalışmaları devam ediyordu. Ama bu geliştirme çalıştırmalarından sonra, aktif olarak senaryoyu yazmamız ve revize etmemiz gerekiyordu. Ben Acı Hayat’ın ilk 13 bölümünün senaryonun her türlü kısmın da vardım. Ancak daha sonra diyaloglar kısmına pek fazla girmeyip, tretman kısmıyla ilgilendim. Pars’ın çekimleri içinde tabii ki hazırlıkların içerisinde bulunmak gerekiyordu. O zorlu süreçte, hem onu hem diğer bir takım şeyleri hem de Acı Hayat’ı götürmek zor olacaktı. O yüzden Acı Hayat’tan ayrıldım.

Acı Hayat’ta bu sene kayda değer ciddi bir oranda düşüş gözlemleniyor. İzleyiciler artık kendini tekrarlayan hikayelerden bir hayli sıkıldığını ifade ediyor. Mütevazılığı bir kenara bırakırsak bu düşüşün kaynağı sizin senaryo ekibinden ayrılmanız ve Osman Sınav’ın film çekimleri sebebiyle diziyle ilgilenememesinden kaynaklanıyor olabilir mi?

Acı Hayat’ın düşüşünü neye göre değerlendiriyoruz? Reytingler yolunda gidiyor, ciddi bir düşüş yok. Benim içeriğiyle ilgili mütevazilik bir tarafa, çok fazla yorum yapma hakkım olduğunu da düşünmüyorum. Acı Hayat’ta benim çalıştığım dönemden arkadaşlarla birlikte, yeni katılan senarist arkadaşlarımız var. Hocadan hep aksiyon bekleniyor. Aşk dizisi diye başlıyorsunuz, herkes cayır cayır aksiyon nerede diye bağırıyor. Sonuçta Acı Hayat, Sinegraf’ın işidir. Acı Hayat’ın iyi olması gerekir. Kaliteli olması için de herkesin bulunabildiği oranda katkı da bulunması lazım. Ben onlarla birlikte çalışırken 23 bölüm sonunda hep beraber iyi bir yere oturttuk. Zaten Osman Sınav’da hep başımızdaydı. Zor bir yerden başladı, tepeye oturdu. Bu dönemde reytingler iyi gidiyor. Onlarda ellerinden geleni yapıyorlar. Onlar benim birlikte çalıştığım insanlar olduğu için ve hâla Sinegraf bünyesinde bir yapım olduğu için bana bunu desteklemek düşüyor.

Günümüz televizyon sektörü hakkında ne düşünüyorsunuz? Yönetmenlik yolunda ne gibi hedefleriniz var. Öncelikli kariyerinizi senaryo üzerine mi kurmayı planlıyorsunuz?

Açık söylemek gerekirse ben çok dizi seyretmiyorum. Televizyon izliyorum, ama böyle sürekli dizi takip etmiyorum. Mesela ben okumayı, film seyretmeyi ve yaşamayı tercih ediyorum. Sokağa çıkar, gezerim. Değişik insanlarla konuşurum, değişik yerlere giderim. Bunları tercih ediyorum. Dizi seyrettiğim zaman “hadi o dizide şunu yaptılar bizde onu yapalım” diye ister istemez kafanızda bir çerçeve ve etkilenme oluşuyor. Ben sinemanın o drama bilgisine daha hakim olup, iyi filmler seyretmek, iyi kitaplar okumak ve sokakta olup insanlarla konuşmak istiyorum. O zaman senaryonun başına oturduğunuzda daha yeni, daha taze ve sokaktan şeyler çıkarıyorsunuz. Öbür türlü reyting kaygısı gibi çerçeveler oluşuyor. O yüzden çok dizi seyretmiyorum. Yabancı dizi falanda seyretmiyorum. Yabancı dizide zaten normalde 26 dakikadır. Sonra 30 yaptılar. Şimdi bazı dizilerde 40’a taşıdılar. Bizde şimdi 2 saat dizi yazacaksın. Olmuyor yani tutmuyor. Sinema filmi gibi seyretmek inanılmaz bir şey. Ama diziyle sinema arasında ciddi farklar var. Bir tanesinde dizi yaparken bir olayı alıyorsunuz 5 bölüm uzatıyorsunuz. Sinema filminde 2 sahnede geçiyorsunuz. Televizyonları çöplük haline getirmemek lazım. Pek kaliteli şeyler yok. Ama biz bu sektörün içindeyiz ve kaliteyi arttırmak için gayret edeceğiz. Yapabileceğimiz başka bir şey yok. Bizde bundan sorumluyuz. Her ne kadar kalitesiz işlerden şikayet etmemize rağmen, orası da bizim için bir cephe. Ve orada da mücadelemizi sürdürmek zorundayız.

Şu anda Osman Sınav’ın asistanı konumundasınız. Bugüne kadar ki asistanları belli bir raddeden sonra sırayla Sinegraf’ın yuvasından uçup kendi bünyesinde çalışmaya başladı. Sizin içinde kısa dönemde böyle bir ayrılık söz konusu mu yoksa Osman Sınav’la çalışmaya devam mı edeceksiniz?

Ben okula girdiğim zaman yönetmenlik bölümünü seçtim. Daha okuldayken fark ettiğim bir şey vardı. İyi bir yönetmen olmak için, senaryoyu iyi bilmek gerekiyor. Türkiye’de çekmek için iyi bir senaryo aradığınızda bunu bulmak, çok zor da olabiliyor. O yüzden senaryoda yazabilmek lazım. Yönetmenlik yapmayı isterken her zaman yanında eş değer olarak senaryoda çalıştım. Yönetmenlik anlamında bazı bazı haber programlarında, Necip Fazıl belgeselinde ve Acı Hayat’ın geçtiğimiz sezon finalinde Osman Hoca’nın yanında yardımcılığı yaptım. Aslında bu filmde de sette olabilirdim. Ama bunu ben Osman Bey’le konuştum. Gerçekten acele etmemek mantığımızla işini iyi yapmak önemliydi. Direk “oldum” değil, “olacaksan adam gibi olacaksın” dedim. Zaman bence bütün her şeyi açığa çıkarır. Yani hamken, pişmeden olmadan “ben oldum” diyip bir takım şeylere atlarsa insan, orta ve uzun vadede onun olmadığı ortaya çıkacaktır. Onun için esas mesele işini iyi yapmak. Osman Sınav’ın da oradaki tavsiyesi bu yönde. Zaten o da “gerçekten iyi bir yönetmenin, senaryoyu iyi bilmesi lazım” diyor. Ama ben hocaya danışarak, yani onun da vizyonu ve tavsiyesi doğrultusunda böyle bir kararla diğer projeler yoğunlaşmayı uygun gördüm. Yönetmenlik için bir gün çok beğendiğimiz bir hikaye olur ve deriz ki “ya hocam bunu çeksek olur mu” o da diyorsa ki “evet çekebilirsin” o durumda bakarız. Sonuçta o ilişkiye giriyorsanız onu dinlemek zorundasınız. Ama benim için senaryoda kalmak ve senaristlikte ilerlemek gerçekten bilinçli bir karar. Belki zor bir karar, riskli bir karar, ama bilinçli bir karar.

Benim hoca ile bir gönül bağım mutlaka vardır. Çok açık bir şey söyleyeyim. Ben 6 ay Osman Sınav’a hocam demedim. Osman Bey dedim. Ve kendisine gidip ona hocam demek için izin aldım. Dedim ki: “Bakın Osman Bey öyle bedavadan her giren çıkan hocam hocam öyle dedim bedavadan talebelikte olmaz, hocalıkta” dedim. Hoca buna izin veriyorsa ben hocam derim. 6 ay sonra hocam dedim. Şimdi tabii ki Osman Sınav çok büyük bir marka ve Osman Sınav’la bir şekilde adınızın anılması onun yaptığı bir işte adınızın olması bu sektörde insana çok büyük bir anda avantaj kazandırıyor. Ama burada esas niyet ne? Yani kendisinden bir şey öğrenebildiğimiz veya sizin bir takım melekelerinizi yeteneklerinizi parlatabilen onları daha iyi hale getirebilen biri ile çalışıp bunu daha iyi hale getirmek mi? Yoksa “işte şirketi kur parayı vur” durumu mu? Valla bütün bunların haricinde tabii ki bir nokta vardır. Ben sonuçta Osman Sınav’a profesyonel hizmet veren biriyim. Yani bunu da böyle de değerlendirmek lazım. Benim gibi kendisine profesyonel hizmet veren insanlar var. O benim yaptığım işten memnun oldukça, ben burada işimi yapmaya devam edeceğim. İyi bir alternatifinizin olduğunu düşünürseniz, işte “ben oldum” dersiniz. Kendinize de çok güvenip, para gibi bir takım şeyler olunca, biraz daha başka değerlerde davranırsınız. Şu anda benim Sinegraf’tan ayrılmak için bir sebebim yok. Tam tersine buraya daha fazla emek verip, buradan daha iyi işler çıkmasını sağlayıp ve bunun yürümesi için gayret etmem gerekiyor. Çünkü Osman sınavın yanında veya altında adımın olabilmesi, bu işi yaparak geçimimi sağlayabilmem benim için çok önemli. Sonuçta evine ekmek götüreceksin. Bu işi yaparak geçimimi sağlayabilmem ve bunu bu çatı altında yapabilmem benim için çok şeref verici. Allah ayırmasın.

Senaristlik çok zor bir iş değil mi?

İster Amerika da yada Avrupa’da olun isterseniz Türkiye’de. Değişmeyen bir şey var. Senaryoya herkes müdahale etmek ister. Yani herkesin bir fikri vardır. Şimdi burası için konuşmuyorum, genel sektöre baktığınız zaman dünyanın her yerinde böyledir. Senarist yönetmenle konuşmak zorundadır. Yönetmenin vizyonunu senaryoya yansıtmak zorundadır. Senarist “yapımcının kiralık kalemidir.” Yani bence senaryo yazarlarının işte “ben sanatçıyım” diyip bu kadar havalara girmelerine gerek yok. Yapımcı der ki: “Böyle bir hikaye istiyorum yazacaksın.” Senaryo çıktıktan sonra starlarımız da “Bu karakter niye böyle bir lafı söylüyor şimdi. Ben böyle diyince kendimi küçülmüş hissediyorum, bu kahraman bu lafı söylemez” der. “Dustin Hoffman’da bunu yapar Türkiye’deki bir star da. Kısacası senaryo her zaman değişir.

Pars’ta yazdığınız bir şeyin üstü çizildi mi?

Şu anda öyle bir şey yok. Ama benim Pars’ta şöyle bir avantajım var. Yani senaryo bölümüne baktığınız zaman künyede Osman Sınav ve Aybars Bora Kahyaoğlu yazıyor. Osman Sınav sette senaryoyu koruyor, benim onun için bir endişem yok. Çünkü onun zaten üzerinde düşünmediği veya onaylamadığı veya içine dahil olmadığı bir şey orada yok. Biz kendimiz bir hatayı fark etmiş olabiliriz gerçekten oturur deriz ki “evet burası olmamış.” Ama Osman Sınav, sette senaryoya sahip çıkıyor. Çünkü onun senaryosu.

Senaryo yazarken burayı da Osman hoca doldursun o daha iyi bilir ona bırakayım dediğiniz oluyor mu?

Yani Osman hoca ile bir şey yaparken zaten beraber yapıyoruz. O yüzden bırakacak bir şey yazılması gerekiyorsa ben yazıyorum bir şekilde onu. Ama yazılanı değerlendiriyoruz dolduruyoruz, açıyoruz, ediyoruz. Zaten senaryo yazılmadan önce, o hikaye zaten konuşuluyor. Oturup ta, hocaya danışmadan veya hikaye belli olmadan, “hadi yazalım abi” diye şeklinde bir tekniği benimsemiyoruz. Hikayenizi en ince ayrıntısına kadar bilmeniz lazım ki, hangi sahneleri açacağınızı bilin. Sahneleri açtıktan sonra diyalog başka mesele. Ama önce bir dizmeniz gerekiyor. O dizgiyi sağlamak için hikayeyi bilmeniz gerekiyor. Biz de öyle aşamalı gidiyoruz. Yani hikayemizi oluşturuyoruz. Sonra diziyoruz açıyoruz ona bakıyoruz tamam oldu falan hadi sonra diyaloglarımızı cilalıyoruz. Tabii prodüksiyona göre değişiklikler oluyor. Mesela bir mekana gidiliyor ama yazdığınız şey orada olmuyor. Mecburen değiştirmek zorunda kalıyorsunuz. Ama değişiklikle ilgili olarak şimdi bir senaryo yazarsınız, senaryoya dahil olmayan bir yönetmen alır onu sette çeker. Orasını çizer burasını değiştirir geçmiş olsun. Çok kötü bir şey. Biz de öyle bir sorun yok. Osman Sınav değiştiriyorsa, orada bir şey vardır. O doğru olduğu için değiştiriyordur. Şimdi hoca durup dururken doğru görmediği bir şeye müdahale edecek değil o yüzden. O anlamda çok büyük bir avantajımız var. Şimdi siz Pars’ın senaryosunu bu şekli ile alın verin bir yapımcıya nasıl çekecek bütçesi yetmez.

Mehmet Kurtuluşun sesi dublaj olacak mı? Aksanında problem var gibi.

Şu hali ile bildiğim kadarıyla dublaj olmayacak. Aslında senaryoda onu dolduran bazı yerler var yani. Niye öyle olduğunu belirten bazı yerler var ama, herhalde son montajı bittikten sonra o da değerlendirilecektir. Ama şu an itibari ile hocanın öyle bir şey düşünmediğini biliyorum ben .

Selçuk Yöntem nasıl bir rolde oynuyor ve hangi dilde konuşuyor?

Tepedeki uyuşturucu baronlarından biri. Türkçe sahnesi yok Selçuk Bey’in. Biraz İngilizce bilgisi vardı. Tekrar tekrar çalışıldı. Daha rahat konuşabilmesi açısından bazı cümleler revize edildi. Ama o da gayet iyi bir iş çıkardı.

3 yıldır gündemde olan Osman Sınav’ın Hollywood filmi projesi ne aşamada? Sizce bu yaz motor denilebilecek mi?

Bunun senaryosu tamamlandı. Oyunculara teklifler yapılıyor. Bu senaryonun yazarı Ken Friedman adında Hollywood’lu bir senarist. Osman Bey senaryonun başında duran yönetmen ve yapımcı olduğu için Hollywood’dan da olsa, senaryonun içinde Osman Sınav var. O toplantılarda ben Osman Bey’in yanında bulundum ve tercümelerini yaptım. Daha sonra çıkan senaryodan bir başka yönetmen yazımı yapıldı. Bu konuda da hocayla çalıştım. Bir yandan oyunculara teklifler götürülüyor, yabancı ortaklarıyla ilgili olarak onlarda süreç alıyor. Çünkü dışarıda bir oyuncu almak istediğiniz zaman, adam size 2 yada 3 yıl sonrasına takvim verebiliyor. Yada bir anlaşma sağlıyorsunuz, o sırada bir filmi hit oluyor oyuncunun birden bire ücreti artıyor. Bir de uluslar arası yapım gerçekleştirdiğiniz zaman hukuki süreçler oluşuyor. Bunlar da Türkiye’de olduğundan farklı ve ağır işliyor. Osman Bey bir şekil de bu projeyi yapacaktır. Her zaman gündeminde ve gerçekleşmesi için gayret ediliyor. Ama dedik ya zoru seviyor, kolay bir iş değil aceleci davranmamak lazım.

Son olarak bugüne kadar Sinegraf yapımlarına 5 adet fan sitesi açan ekibimiz ve www.pars.gen.tr sitesi hakkında düşünceleriniz neler?

Ben Sinegraf bünyesindeyken Kapıları Açmak ve Acı Hayat vardı. Şimdi de Pars. Daha önce Deli Yürek ve Kurtlar Vadisi de varmış. Ben Kapıları Açmak’ı gördüğüm zaman, “ya bu nedir” falan dediğimde anlattılar. Bence çok hoş bir şey. Bir kere hızlı çok hızlı çıkarıyorsunuz. Belli de bir format oturtmuşsunuz, kullanımı ve takibi kolay, karışık değil ve sürekli güncelleştiriliyor. Bizim için çok bulunmaz bir nimet. Sürekli tartabiliyoruz. Bu işi anket gibi yapmak için firmalar tutuluyor, ama böyle bir gönüllü hizmet için elinize sağlık.

Peki forumlarımıza giriyor muydunuz?

Ben çalışırken sürekli takip ediyordum. Özellikle senarist ve yapımcı için yaptığınız çok önemli bir şey. Ancak Pars’ta şöyle bir şey var. Bu bir sinema filmi olduğu için yapıyorsun ve bitiyor. Vizyona girdikten sonra ne gelirse kabul edeceksin, çekeceksin. Yapabileceğin bir şey yok. Ama mesela Acı Hayat Online çok iyi bir veritabanı, her zaman bakılır. Çünkü girdiğin zaman seyircinin birebir ne düşündüğünü görebiliyorsun. Sen bir şeyi iyi anlatmış olduğunu düşünebilirsin, ama seyirci anlamamış olabilir. Eksik anlatmışsındır yada yeteri kadar açamamışsındır. Tekrardan elinize sağlık.

Etiketler: , , , , ,

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunlarıda Okudular